Gizli şahsıyetinin tezâhürleri

Bursa'da, Müslümanların, İnsan Hakları çerçevesinde serâpâ meşrû bir hak arama teşebbüsü karşısında dahi köpürmesi, etrâfındakilerin yanında gayzını “Bursa'ya baskın yapacağız!” sözüyle dışa vurması, hak arama teşebbüsünde bulunma cür'eti gösteren câmi cemâatini tevk̆îf ettirip hapse attırması, yüzlerce insanı istintâk ettirmesi ve bu çerçevede ancak tahmîn edebildiğimiz nice ezîyetlere dûçâr ettirmesi, Bursa Müftüsü Nûreddîn Efendi, Başmüddeiumûmî Sâkıb Bey ve Sulh Hâkimi Hasan Bey'i azlettirmesi, 5 Şubat 1933 akşamı, Çekirge Yolu’ndaki Köşk’ünde, ziyâfet sofrasında, “Mürteci” yaftalı Müslümanların “Kemalist Genclik” tarafından ne pahasına olursa olsun tepelenmesine dâir tedhîşçi “Bursa Nutku”nu îrâd etmesi, 6 Şubat'ta Bursa'dan ayrılmadan matbûâta verdiği beyânâtta, mâsûmâne bir tavırla İbâdet Hürriyeti taleb eden bütün “Mürtecileri”, “Herhâlde câhil Mürteciler Cumhûriyet Adliyesinin pençesinden kurtulamıyacaklardır” sözüyle peşînen ve ceffelkalem mahk̃ûm etmesi, “Mutlak Şef”in bu peşîn mahk̃ûmiyet karârını tâkîben, Çorum'daki Tedhîş Mahkemesi'nin onun hükmüne g̃ûyâ “hukûkî” kılıf uydurmaktan ibâret bir karâra imzâ atması, yine ve hep onun verdiği işâret üzerine, Anadolu'nun dört bucağında, Kemalist Uydurma Ezânın bütün alenî muhâliflerinin (aslâ ve kat'â “Cumhûriyet” değil “Cumhûriyet”in zıddı olan) Kemalist Totaliter Rejimin Emniyet'i ve göstermelik Adliye'si tarafından şiddetle tâk̆îb edilip (resmen, alenen dahi) ağır cezâlara müstahak görülmeleri, bu meyânda en iğrenç, en insanlık dışı hakâret ve iftirâlarla bütün bir Kemalist Mütegallibe tarafından mânen linç edilmeleri, v.s., idrâk̃ sâhibleri için, hep onun gizli şahsıyetinin tezâhürleri, Müslümanlığa karşı üç asırlık Selânik Cemâatinden tevârüs ettiği ve çocukluğundan beri içinde beslediği nâmahdûd kînin emâreleri mâhiyetindedir… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 26.4.2020/577)

MATBÛÂTIN ESÂRETİNE DÂİR 10. MİSÂL: TÊDÎB MAKSADIYLE GAZETECİLERİ “İSTİK̆L̃ÂL̃” MAHKEMESİNE SEVK̆ ETMEK

“Takrîr-i Sükûn” denilen tedhîş kânûnu vaz’edilmeden evvel, bâzı gazeteciler, her zamânki alışkanlıklarıyle, Hükûmetin bâzı icrââtlarını tenk̆îd ediyor, ona kendi düşüncelerine göre yol gösteriyorlardı. Bunlardan biri de, Ahmet Emin Yalman’dı.

Zekeriya Sertel’e nazaran, Yalman, “Vatan gazetesinde imalı yazılarla Mustafa Kemal'in diktatörlük kurmak istediğini anlatmaya çalışıyordu”. (Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2001 s. 112)

“Büyük Rehber”in ise, hiçbir tenk̆îde veyâ akıl vermeye tahammülü yoktu. Her şeyin en doğrusunu o bilir, Millete o yol gösterirdi. Bütün matbûâttan, Devlet ricâlinden, Milletten istediği, mutlak ink̆iyâd, sorgusuz suâl̃siz itâatti. Kendi şahsı hâricinde, tâbi olunacak bir otorite olamazdı…

Takrîr-i Sükûn Kânûnu’nu bunun için vaz’ettirdi, İstiklâl Mahkemelerini bunun için ihdâs ettirdi.

Bu Kânûn, bu Mahkemeler sâyesinde, şimdi -biraz serbest davranan- bâzı gazetecilere de bir fiske indirip onları dahi hizâya sokmanın, mutlak itâatlerini sağlamanın vakti gelmişti…

Bunun için, bir grup gazeteciyi tevk̆îf ettirip Diyârbekir İstik̆l̃âl̃ Mahkemesi’ne sevk̆ ettirdi. Bunlar, dîğerleri için de emsâl teşkîl edecek, “Büyük Rehber”e mutlak sûrette itâat etmezlerse, başlarına neler geleceğini bileceklerdi…

Artık devir, Yalman’ın da –“Ebedî Şef”ine toz kondurmadan- kaydettiği gibi, “şüphe ettiklerine îdâm hükümleri yağdırmakta hiç tereddüdü olmayan Mahkemelerin” devriydi… “Ankara ve Diyarbakır İstiklâl Mahkemelerinin her diledikleri kararı verebildikleri bir dehşet devri”… (Ahmed Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, cilt 3: 1922-1944, İstanbul: Yenilik Basımevi, 1970, ss. 195, 168)

Gazetecilerin tevk̆îfi için gösterilen resmî esbâbımûcibe, yaptıkları neşriyâtla, “Hükûmetin mânevî nüfûzunu kırmak, bu sûretle âsîlere cesâret vermek” idi… (Yalman 1970/III: 171)

İpe sapa gelmez bir sebeb! Hak̆îk̆î sebeb ise, hem Zekeriya Sertel’in naklettiğimiz cümlesinden, hem Yalman’a Cemâatdaşı Süleyman Sırrı’nın azarlayıcı sözlerinden, hem de mevkûf gazetecilerin “Mutlak Şef”e yakarış telgraflarından anlaşılıyor. Şöyle ki:

Tevk̆îfden evvel, Yalman, “kendisine dâimâ yakınlık gösteren” Millî Müdâfaa Vekîli Recep Peker'in (İstanbul, 1889 – a.y., 1950) tavsıyesiyle, Ankara'ya gitmiş, orada, eniştesi (kız kardeşi Sabiha Yalman'ın zevci, Malatyalı ve Malatya Millet Vekîli, “emekli Kurmay Yarbay”) Mahmut Nedim (Zabcı) Bey'in de müzâhir olduğu temâsları esnâsında, babasının talebelerinden, Nâfia Vekîli Süleyman Sırrı'dan (Selânik, 1874 – Ankara, 15.12.1925), umduğu yakınlığı bulmak yerine, Zekeriya Sertel'in îzâhatını têyîd eder mâhiyette tekdîr işitmişti:

“Sen gazetende memleketin büyüklerine daima çatıyorsun ve akıl öğretmeye kalkışıyorsun. Nasıl olur da başın sıkışınca beni ziyaret etmeğe cüret edersin? Büyüklerimize dil uzatanlarla benim ilişiğim olamaz.” (Yalman 1970: III/169-171)

Bu gibi sebeblerle Diyârbekir İstik̆l̃âl̃ Mahkemesi’ne sevk̆ edilen gazeteciler şunlardı: Ahmet Emin Yalman (Vatan), Ahmet Şükrü Esmer (Vatan), Sadri Ethem Ertem (Son Telgraf), Fevzi Lutfi Karaosmanoğlu (Son Telgraf), Suphi Nuri İleri (Son Telgraf), Velid Ebuzziya (Tasvir-i Efkâr), İsmail Müştak Mayakon (İstiklâl), Eşref Edip Fergan (Sebîlürreşâd), Abdülkadir Kemali Öğütçü (Tok Söz, mahallî gazete, Adana), Gündüz Nadir (Sayha, Adana)… (Yurdal Demirel, “Şark İstiklâl Mahkemesinde Görülen Bir Dava: Gazeteciler Davası”; İstiklâl Mahkemeleri Sempozyumu: Bildiriler; 10-11 Aralık 2015 / Adıyaman, Yayına Haz.: Aynur Yavuz Akengin, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2016 içinde, s. 342)

Gazetecilerin “Mutlak Şef”e yakarışları: “Yüksek Dehânızın têsîs ettiği Rejimin samîmî hâdimleriyiz… Bâdemâ gazetecilik ve siyâsetin tamâmiyle hâricinde kalacağız… Hüsn-i teveccühünüzü bizden esirgememenizi en derin tâzîmlerimizle istirhâm ederiz…”

Bunlardan dördü, İstiklâl Mahkemelerinde hak̆îk̆î hüküm merciinin Mustafa Kemâl olduğunu bildikleri için, muhâkeme edilmek üzere Diyârbekir’e sevk̆ edilmekte iken, Adana’ya vardıklarında, tam bir zillet tavrı içinde, ona bir telgraf çekip affedilmeleri için yalvarmışlardı…

15 Ağustos 1341 (1925)'te Adana'dan Suphi Nuri (İleri), (İsmail) Müştak (Mayakon), Ahmet Emin (Yalman) ve Ahmet Şükrü (Esmer) imzâlarıyle çekilen ilk telgrafta, bu gazeteciler, Hük̃ûmete yönelttikleri hüsniniyetli tenk̆îdlerden dolayı büyük nedâmet duyarak bundan böyle gazetecilik yapmıyacakları taahhüdünde bulunuyor, “Muazzam Dehâ”dan aflarını niyâz ediyorlardı (metnin dili, onu nakleden Cumhûr Reîsliği Umûmî Kâtibi Hasan Rıza Soyak tarafından kısmen değiştirilmiştir):

“Biz, Yüksek Dehânızın têsîs ettiği Rejimin tabiî ve samîmî adamları ve hâdimleriyiz. Vücûda getirdiğiniz büyük binâda, samîmî kanâatle, birer fikir amelesi gibi çalıştık. Orta Çağı kaldırıp, onun yerine az zaman içinde, bu asrı ikâme etmek husûsundaki muazzam eseriniz, en büyük ve samîmî emellerimizin tahakkukundan başka bir şey değildi. Bu îtibârla bizim bu gâye ve prensipleri tenkîd etmemize imkân yoktur. Biz yalnız tatbîkâta âid usûller hakkında fikir beyân etmiştik. Çünkü muazzam Dehânızın büyüklüğü, bize dâimâ mevcûddan fazla ve ideal derecesine yakın şeyler istemek hak ve imkânını veriyordu.

“Tatbîkâta âid neşriyâtımızda hatâlı cihetler olabilir. Fakat samîmî gâyemiz, Cumhûriyet idâresini kuvvetlendirmekden ve yeni Rejimin zafer ve istikrârına faydalı olmaktan başka bir şey olamazdı. Bize bu idâreden başka nefes alma hakkı verecek bir idâre tasavvur edemiyoruz.

“Münâkaşa hürriyetinin faydalarına karşılık, elbette mahzûrları da vardı. Bunların, Şeyh Saîd gibi hâinlerin sûikasdini kolaylaştıracağı tarzında bir zannı hâtıra getirebileceğini tasavvur etseydik, kalemimizi kırmakta bir sâniye tereddüd etmezdik. Harâretle müdâfaa etmiş olduğumuz yenilik ve inkılâb esâslarına karşı olan bir sûikasdi kolaylaştırmak gibi bir zannın, bir sâniye için bile, bize teveccüh etmesinden dolayı yeis içindeyiz.

“Yeni Rejimin husûle getirdiği netîcelerden müsbet sâhalarda istifâde edebilmek için memleketin sarsıntısız bir sükûn devresine muhtâc olduğunu görüyoruz. Biz bu gâyenin husûlüne hizmet maksadıyle, bâdemâ gazetecilik ve siyâsetin tamâmıyle hâricinde kalacağımızı ve sâkin ve iktisâdî çalışmalar ile memlekete faydalı olmıya çalışacağımızı têmîn ederiz.

“Kurucusu bulunduğunuz Rejimin, çok samîmî hâdimleri sıfatıyle, bu emelimizin tahakkuku husûsunda hüsn-i teveccühünüzü bizden esirgememenizi ve ‘mürtecilerin sûikasdini kolaylaştırma' gibi bir zan altından kurtarılmamızı en derin tâzîmlerimize ekliyerek istirhâm ederiz, muhterem Cumhûrreîsi Hazretleri.” (Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hâtıralar, İstanbul: Yapı ve Kredi Bankası Yl., 1973, I/346)

“Mutlak Şef”in têdîb maksadıyle Diyârbekir İstiklâl Mahkemesi’nde muhâkeme ettirdiği gazeteciler: Ahmet Emin Yalman (Vatan), Ahmet Şükrü Esmer (Vatan), Sadri Ethem Ertem (Son Telgraf), Fevzi Lutfi Karaosmanoğlu (Son Telgraf), Suphi Nuri İleri (Son Telgraf), Velid Ebuzziya (Tasvir-i Efkâr), İsmail Müştak Mayakon (İstiklâl), Eşref Edip Fergan (Sebîlürreşâd), Abdülkadir Kemali Öğütçü (Tok Söz, Adana’nın mahallî gazetesi), Gündüz Nadir (Sayha, Adana)… (Yurdal Demirel, “Şark İstiklâl Mahkemesinde Görülen Bir Dava: Gazeteciler Davası”; İstiklâl Mahkemeleri Sempozyumu: Bildiriler; 10-11 Aralık 2015 / Adıyaman, Yayına Haz.: Aynur Yavuz Akengin, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yl., 2016 içinde, s. 342)

Türkiye, târihinin en müstebid devrini yaşıyor, bütün matbûât köleleştirilmiş bulunuyordu: “Zât-ı Riyâsetpenâhîlerine, bir kerre daha arzederiz ki bütün gazeteciler İnkılâbın sâdık birer hâdimidir…”

***