Ortadoğu bir kez daha Washington’un masa başında çizdiği haritaların, uzaktan kumandalı savaş senaryolarının ve “istikrar” adı altında pazarlanan kaosun eşiğinde. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki gerilim, yalnızca iki devlet arasındaki bir bilek güreşi değildir. Bu, emperyal bir aklın bölgeyi yeniden dizayn etme hevesinin son perdesi olabilir.

Washington’da düğmeye basılacak olası bir savaş kararı; Tahran’ı olduğu kadar Ankara’yı, Şam’ı, Bağdat’ı ve Kürt coğrafyasını da ateş çemberinin içine sürükleyecektir. Amerika’nın binlerce kilometre öteden “ulusal güvenlik” gerekçesiyle başlattığı her savaşın faturasını kimin ödediğini bu bölge artık ezbere biliyor.

Türkiye, ABD–İran geriliminin tam ortasında, diken üstünde duruyor. Ankara bir yandan Washington’la ilişkilerini “stratejik ortaklık” masalıyla sürdürmeye çalışırken, diğer yandan İran’la doğrudan bir çatışmanın yıkıcı sonuçlarından kaçınmanın hesabını yapıyor.

Ancak tarihsel nir gerçek varki oda şu: Amerika’nın bölgeye her müdahalesi, Türkiye’yi edilgen bir seyirci olmaktan çıkarıp zorla oyunun içine çekmiştir.

Zira; Olası bir savaşta:

  • İran’a yönelik geniş çaplı bir saldırı, sınırları tanımayan misillemeleri tetikleyebilir.
  • Türkiye’nin Suriye’de zaten pamuk ipliğine bağlı dengeleri altüst olabilir.
  • Irak ve İran sınırlarında artacak kaos, yeni mülteci dalgalarını ve güvenlik boşluklarını beraberinde getirebilir.

Washington’un rahat koltuklarından verilen kararların bedelini, yine bu topraklar ödeyecektir.

On yılı aşkın süredir paramparça edilmiş Suriye, ABD–İran çatışmasının doğal cephelerinden biri olmaya aday. İran’ın Suriye’deki askeri ve stratejik varlığı, Washington’un uzun süredir hedefinde. Ancak ABD’nin bölgede “denge” adına yaptığı her hamle, bölge ülkelerini daha da parçalı bir hale getirmektedir.

Rejim güçleri, İran bağlantılı milisler, yerel silahlı yapılar, cihatçı gruplar ve yabancı aktörler v.c, v.s… Zaten karmaşık olan tablo, Amerika’nın yeni bir savaşıyla tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir hal alabilir.

ABD’nin “özgürlük” getirdiği hiçbir coğrafyada düzenin kalıcı olmadığını en son Suriye acı bir şekilde tecrübe etti.

Belirsizlikten en çok etkilenecek aktörlerden biri de Kürtlerdir. Suriye, Irak ve İran’da milyonlarca nüfusa sahip Kürt halkı, uzun süredir ABD’nin taktiksel desteğiyle ayakta duran kırılgan bir dengeye mahkûm edildi.

Suriye’de Kürtlerin kontrol ettiği alanlar, nispeten Amerikan askeri varlığıyla korunuyordu. Ancak Washington’un strateji değişikliği, bu yapıları savunmasız bırakıyor. ABD’nin geçmişte defalarca yaptığı gibi, Kürtleri yarı yolda bırakması artık şaşırtmasada Bu durum Kürtler açısından ciddi riskler barındırıyor:

Suriye’de Askerî ve siyasi alan hızla daralabilir veya merkezi otoritenin güçlenmesi ile yerel düzeyde baskıcı ve milliyetçi politikalar tetiklenecektir.

Ha keza ABD ile İran arasında çıkacak doğrudan bir savaş, yalnızca iki ülkeyi değil; İsrail’den Suudi Arabistan’a, Türkiye’den Rusya’ya kadar tüm aktörleri pozisyon almaya zorlayacaktır. Güç boşlukları yeni ittifaklar doğuracak, bölge uzun yıllar sürecek bir belirsizlik sarmalına sürüklenecektir.

Ve her zamanki gibi en ağır bedeli siviller ödeyecektir.

Ve yine ABD demek; Göç, yıkım, açlık, ekonomik çöküş demek… Zaten yoksullaşmış ve savaş yorgunu halkların, yeni bir felaketle karşı karşıya kalması demek. Türkiye gibi komşu ülkelerin ise artan mülteci yüküyle sosyal ve ekonomik baskı altında kalması demek.

Amerika için bu sadece “jeopolitik bir hamle” olabilir. Ancak bu coğrafya için yıkımın süreklileşmesidir.

Ve bu savaş, basit bir askeri çatışma değil; Ortadoğu’nun geleceğini yeniden ve daha karanlık biçimde şekillendirecek bir jeopolitik depremdir. Türkiye’nin konumundan Suriye’nin kaderine, Kürtlerin geleceğinden bölgesel dengelere kadar her şeyi etkileyecektir.

Bu senaryonun önlenmesi, Derin ABD’nin Washington’un savaş refleksini dizginlemesine ve diplomasiyi gerçekten bir seçenek olarak görmesine bağlıdır. Aksi halde Amerika bir kez daha ateşi yakacak, bu topraklar ise küllerin içinde yaşamaya zorlanacaktır.