(http://www.neuhaus.cz/lide/Ira Arthur Hirschmann.htm; 12.10.2018)

***

(fdrlibrary.marist.edu) isimli bir İnternet Sitesinde, Hirschmann'ın 1944'te Türkiye'deki faâliyetleri esnâsında yaptığı harcamalar, 135 sayfalık bir vesîka derlemesi hâlinde neşredilmiştir. Vesîkalardan iki tânesi, Dr. Selâhi Durusoy ile al̃âkalıdır ve Fransızca olarak tanzîm edilmişlerdir. Bunlar, muâyene ve tedâvî mukâbili olarak, Hirschmann tarafından Dr. Durusoy'a yapılan ödemenin makbuzlarıdır. Üzerinde, Fransızca daktilo edilmiş olarak, “Mr. Hirschmann'ın muâyene ve tedâvî ücreti: 25 TL” şeklinde îzâhat bulunan 31 Haziran 1944 târihli ilk makbuzdan, Dr. Selâhi Durusoy'un Ankara'da, Ulus Meydanı civârında, İnhisarlar Başmüdürlüğü yanında Kedi Seven Sokağı, 4 numarada bir muâyenehânesinin bulunduğu anlaşılıyor.

İkinci makbuz ise, 3 Temmuz 1944 târihini taşımakta ve üzerinde, bu def'a el yazısıyle, aynı Fransızca îzâhat bulunmaktadır: “Note d'honoraire pour la consultation et soins donnés à M. Hirschmann: Ltq. 25.”…

Dr. Selâhi Durusoy'un akrabâlık bağları ve ik̆tidârı elinde tutan zümreyle münâsebetleri dikkate alındığında, M. Hirschmann'la münâsebetinin, tesâdüfî bir tabîb-hasta münâsebetinden ibâret olduğunu düşünmek, bize sâfderûnluk gibi görünüyor. Hele bir de, Hirschmann'ın Kemalist Hük̃ûmetle irtibâtını sağlıyanlardan birinin, bir başka tabîb olduğunu bilince: Dr. Sami Günzberg… (Mustafa Kemâl’in Hastalığı, Ölümü, Cenâzesi; Yeni Söz, 29.11.2018/71)

Dr. Selâhi Durusoy'un Siyonist lideri Hirschmann'la münâsebeti olduğunu gösteren vesîkalar: 1944 Haziran ve Temmuz aylarına âid iki aded muâyene ve tedâvî makbuzu…

***

Gölgede kalmış bir Komitacının hayâtının ana hatları

Efk̃ârıumûmiye nezdinde ismi pek öne çıkmamış mühim bir şahsıyet… Macedonia Risorta İTK'sının öncü kadrosundan… Ali Fethi, Mustafa Kemâl, Mustafa İsmet üçlüsünün yakın arkadaşı… Mustafa İsmet'i Ali Fethi'yle tanıştırıp onun, İttihâd ve Terak̆k̆î Komitası'nın mâhir bir teşkîlâtçısı olmasını sağlayan Komitacı… 19. asrın sonlarından îtibâren Orduda –ona istikâmet verebilecek kadar- artan Sabataî nüfûzunun bir timsâl̃i…

Araştırmamızın bu safhasında gölgede kalmış bu Komitacının hayâtının ana hatları hakkında artık sahîh bilgiler verebiliriz.

1882'de İstanbul'da doğdu. 1884'te doğan arkadaşı Mustafa İsmet'ten iki yaş büyüktü:

“İsmet Bey (bizim eve geleceği zaman), […] âmir huzuruna çıkacakmışım gibi kıyafetimi düzeltirdim. Halbuki ben yüzbaşıydım; o, henüz mektepte ve üst teğmendi ve benden iki yaş küçüktü.” (Erden, İsmet İnönü 1952: 8)

Binâenaleyh, İsmet İnönü’nün iyi bilinen doğum târihi 24 Eyl̃ûl̃ 1884 olduğuna göre, Erden’in doğum târihi, Türk Ansiklopedisi’nde kaydedildiği gibi 1883 değil, 1882’dir.

Erden, Erk̃ânıharbiye Mektebi'nden, Mustafa İsmet'ten iki devre evvel (1903 - 1904'te) mêzûn olmuştur:

“13 eylûl 1322 (26 eylûl 1906) da İsmet Bey Erkânı Harbiye Mektebini birincilikle bitirdi ve Erkânı Harp yüzbaşısı oldu. […Akabinde,] Edirneye tayin edildi.” (Erden, İsmet İnönü 1952: 17)

Ve henüz Mülâzim-i Evvel olan arkadaşıyle her hafta buluşup Komitacı formasyonlarını kuvvetlendiren fikrî çalışmalarla ona rehberlik etti. (Erden, İsmet İnönü 1952: 7-16)

1910’da Yemen’de çıkan büyük isyânı yatıştırmak üzere Şubat 1911’de oraya gönderilen erk̃ânıharbiye hey’etinde o da vazîfelendirildi. (Kolağası Mustafa İsmet de, Hey’ete dâhildi.) Balkan Harbine kadar Hudeyde’deki fırka ve kolordu erk̃ânıharbiyelerinde vazîfe yaptı. (Erden, İsmet İnönü 1952: 40-41, 44)

İttihâdcı fitnesi yüzünden bütün Balkanlar’ın kaybedildiği Balkan Harbinde (1912) III. Kolordu Erk̃ânıharbiyesinde idi.

1913 kışında Pâris'e Askerî Ataşe tâyîn edildi. Bu vazîfesi, 1914 Ağustos başına kadar devâm etti. Can-ciğer arkadaşı Mustafa İsmet, Haziran 1914’te Pâris’e geldi. Pâris’de ikâmet ettiği on gün zarfında, ona şehri gezdirdi; Berâber, Panteon’a, Louvre Müzesi’ne, Bolonya Ormanı’na, eğlence mahal̃lerine gittiler. (Erden, İsmet İnönü 1952: 52-55)

Birinci Cihân Harbi’nin başlaması üzerine, Hük̃ûmetin emriyle, 14 Ağustos 1914’te Pâris’den İstanbul’a döndü ve Bahriye Nâzırı Cemâl̃ Paşa kumandasındaki II. Orduya 1. Şûbe (Harek̃ât Şûbesi) Müdürü tâyîn edildi. (“Emekli Orgeneral” Ali Fuad Erden, Paris’ten Tih Sahrasına, Ankara: Ulus Basımevi, 1949, ss. 16-17) O esnâda rütbesi Binbaşı idi. Bundan sonra, iki buçuk sene kadar Cemâl̃ Paşa ile çalışacak, onun Erk̃ânıharbiye Reîsliğini deruhde edecekdir.

Bahriye Nâzırı Ahmed Cemâl̃ Paşa

Ahmed Cemâl̃ Paşa (Midilli, 1872 – Tiflis, 21.7.1922, Ermeni sûikasdi kurbanı), Aralık 1913’te Mirlivâlığa terfî etmiş, Şubat 1914’te Bahriye Nâzırı olmuş, ayrıca, Kasım 1914’te, “Mısır’ı fethetmek” emeliyle Sinâ Cephesine gönderilmek üzere ihdâs edilmiş IV. Ordu’ya Kumandan tâyîn edilmişti. (Prof. Dr. M. Şükrü Hanioğlu, “Cemal Paşa -1872 / 1922. İttihat ve Terakkî Cemiyeti liderlerinden, Bahriye nâzırı”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 1993: 7/305-307; https://islamansiklopedisi.org.tr/cemal-pasa; 8.9.2026; Doç. Dr. Nevzat Artuç, “Cemal Paşa (1872-1922). Asker, siyasetçi ve İttihat ve Terakkî Cemiyeti liderlerinden biri”, 19.11.2020, Atatürk Ansiklopedisi, https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/detay/583/Cemal-Pa%C5%9Fa-(1872-1922); 8.9.2026, v.s.)

“Hakîkatte hiçbir mecbûriyet ve zarûret yokken Harb’e girilmiştir”

Bu meyânda, İttihâdcı ve Kemalist Ali Fuad Erden’in dahi kaydettiği vechiyle, Osmanlı İmparatorluğu, İttihâd ve Terak̆k̆î Hük̃ûmetinin, 29 Ekim 1914’te Osmanlı Donanması’na Odessa’yı bombalatmasıyle, büyük bir felâketle netîceleneceği her basîret sâhibi için evvelden tahmîn edilebilen (hattâ “hesâblanabilen” demek lâzım!) Birinci Cihân Harbi’ne dâhil olmuştu:

“…Donanma, Odessa’yı bombardıman etti… Osmanlı Devleti harbe girdi. […]

“Hakikatte; hiç bir mecburiyet ve zaruret yokken, harbe girilmiş ve dünyanın üçte ikisine karşı harbe girilmiş; dört yıl savaş ve bir milyon can kaybı sonunda İmparatorluk yıkılmıştır…” (Erden, Paris’ten Tih Sahrasına 1949: 27-28)

Askerî Ataşe olduğu Pâris’den dönen Ali Fuad Erden, İttihâdcılar tarafından henüz harb îlân edilmediği günlerde, Sâbık Harbiye Nâzırı Ahmed İzzet Paşa’yı ziyâret ederek bu mes’ele hakkındaki fikrini soruyor:

“Harbe girmek artık gün veya hafta meselesi idi. Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaret ederek memleketimizin ihtiyar etmesi icabeden hareket tarzı hakkındaki fikrini sordum. Tereddütsüzce:

‘- Gayet dürüstane bir bîtaraflık!’ dedi.

“Gerçekten bizim için yapılacak en doğru hareket tarzı tarafsızlık idi. Boğazları kapayarak silâhlı bir tarafsızlık!

“Bu suretle hareket etmek şu sırada ne kadar güçtü. Memleket harbe sürükleniyordu. Uçuruma doğru baş döndüren bir hızla gittiği şu sırada memleketin dayanacağı bir kuvvet yoktu. Ahmet İzzet Paşa her ihtirastan ârî vatanseverliği, uzak ve derin görüşü ile en doğru hareket tarzını biliyor; fakat onu yapacak mevki ve kudrette bulunmıyordu. O, olayların dışında idi. Olayların üzerinde hiçbir tesiri yoktu. Halbuki bir yıl önce Harbiye Nazırı idi. İstifa etmişti…” (Erden, Paris’ten Tih Sahrasına 1949: 22-23)

Erden, İttihâdcı Hük̃ûmetin “hiç bir mecburiyet ve zaruret yokken harbe girdiğini”, bunun bedelinin Osmanlı’nın yıkılması ve bir buçuk milyon insan kaybı olduğunu İsmet İnönü isimli kitabında da tekrâr ediyor:

“Osmanlı İmparatorluğu dünyanın üçte ikisine karşı harbe girdi. Seferberlik müddetince iki milyon sekiz yüz elli kişi silâh altına alındı. Bir buçuk milyon kişi -yaralılar, hastalıktan ölenler ve kayıplar dahil- zayiat verdik. Yalnız Çanakkale zayiatı üç yüz bin idi. Mütarekede ordunun mevcudu 65.000 idi. [Altmış beş bine düşmüştü.] Osmanlı Ordusu dört yıl dokuz cephede, sayıca üstün düşman ordulariyle kahramanca döğüştü. Lâkin harbin sonunda memleketin yarısından fazlası kaybedildi. Mütebaki kısmı istilâ edildi. Devlet de battı. Türk milleti, millî sınırlar içinde bağımsız bir vatan sahibi olmak için dört yıl daha harp etmiye mecbur oldu. Bu ikinci dört yıl zarfındaki zayiatı da Birinci Cihan Harbinin kayıp bilânçosuna eklemek lâzım gelir.” (Erden, İsmet İnönü 1952: 228)

Paris’ten Tih Sahrasına kitabında naklettiğine nazaran, Pâris Sefâreti’ndeki odasında, “Sefaret Üçüncü Kâtibi Âli Fuat Bey’in [bilâhare] (Hindistan Büyük Elçisi Âli Türkgeldi)”, “kendi odasının yanındaki kâtiplerin odasında”, (Harbe girersek) “- Vallâhi mahvolacağız! diye bağırdığını” duymuş. Sefâret Müsteşârı Ahmet Rauf Bey de, hem kendisi, hem de Sefîr nâmına, ona, (Türkiye’ye hareket etmek üzere) Sefâret’ten çıkarken:

“- Sakın harbe girmemekliğimizi malûm zatlere tavsiye etmekliğini” söylemiş ve: “Eğer siz de aynı fikirde iseniz? cümlesini de nazikçe ilâve” etmiş… (1949: 18)

İsmet İnönü de, Hâtırât’ında, “sevgili arkadaşı” Ali Fuad Erden gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun, İttihâdcılar tarafından, bir zarûret yokken Harbe sokulduğunu ve kendisinin buna muhâlif olduğunu (?) ifâde ediyor:

“Benim kanaatime göre, Birinci Dünya Harbi’ne girmemek de mümkündü. […] Yalnız askerlik açısından bakınca, Birinci Dünya Harbine grişimizin müdafaa edilecek hiçbir tarafı yoktur. Biz Dünya Harbine, daha önce de söylediğim gibi, harp, müttefikimiz için kaybolduktan sonra girmişizdir. Anlayışlı bir insan bunu görebilirdi. […] …Bizim harbe girişimiz, Almanların Marne Muharebesini kaybetmesinden sonraya rastlar. […]

“Harbe girdiğimiz zaman, yetişmiş büyük Türk ordusunun nasıl israf edileceğini bulmakta güçlük çeken zekâlar, harp sonunda en çok zayiata uğramış, en yorgun düşmüş memleket haline geldiğimizi şüphesiz elemle görmüşlerdir,” (İsmet İnönü, Hatıralar; Birinci Dünya Harbi, İstanbul: Yeni Gün Haber ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., Aralık 1999, “Cumhuriyet gazetesinin okurlarına armağanıdır”, ss. 85-86, 46)