“Ebedîliğin ufuklarında uzaklaşan Atatürk'ün hâtırası, gönüllerimizde ve vicdanlarımızda saygı ve minnet duygulariyle sarılı olarak, taze ve canlı yaşamaktadır. O, yirmi beş milyon gönülde, ölmemiş gibidir ve hiç ölmiyecek gibidir. Bu türlü yaşamak onun ebedî imtiyazıdır.
“Atatürk, millî tarihte, granit bir şahika gibi yükselmektedir.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
Tipik Kemalist bir tavırla, bir vesîle ihdâs edip Abdülhamîd Han'ı ve Osmanlı Hânedânını bir felâket âmili gibi gösteriyor:
“Goltz Paşa, 1883 yılında yazdığı bir mektupta şöyle der: ‘Abdülhamit, Abdülhamid'in hanedanı, şimdiki hâkim sınıflar başta kaldıkça Türkiye'nin kurtulacağı umulmaz. Türkiye'nin kurtulması halk içinden kuvvetli bir karakter çıkmasına bağlıdır.' Goltz Paşa'nın yazısındaki kuvvetli karakter, Mustafa Kemal'dir.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
“Atatürk” şeklinde, büyük tekebbür ifâdesi olan bir soy adını almak tamâmen kendi fikri iken ve emrindeki Meclis'den böyle bir şahsî kânûn çıkarttıran da yine kendisi olduğu hâlde, Erden, bir kerre daha hak̆îkati tahrîf ediyor ve ona bu soy adını Türk Milleti vermiş gibi gösteriyor… Üstelik bir minnet ifâdesi olarak:
“Mustafa Kemal, Türk milletine büyük hizmetler etti. Türk milleti de minnetinin ifadesi olarak ona ‘Atatürk' dedi.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
Onun zannınca:
“Atatürk riyayı hiç sevmez, ondan nefret ederdi ve kendisinde bir zerre riya yoktu. O, daima olduğu gibi görünmüş; yaptığını saklamak mürailiğine düşmekten tiksinmiştir. Atatürk'ün mânevî cesareti de diğer cesaretleri kadar yüksekti.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
İnsanda hakîkat endîşesi olmazsa, tabiî ki böyle yazar!
İslâmî Akâidde, “Kader”in, Allâh'ın Ezelî ve Mutlak İlmi olduğunu ve o “İlim”de aslâ ve kat'a yanılma da olmıyacağı için, K̃âinâtta cereyân eden her şeyin “Kader”e, yâni “İlâhî İlm”e muvâfık olarak gerçekleştiğini, buna da “Kazâ” dendiğini, binâenaleyh “Kader ve Kazâ”nın aslâ değiştirilemiyeceğini, bunları değiştirmek iddiâsının Allâh'ı tekzîb, binâenaleyh ink̃âr mânâsına geldiğini, “Kader”i evvelden bilemiyecek biz kulların ise, yine Müteâl̃ Hâlik̆'ın emri mûcibince, Sünnetullâh'a uygun sûrette çalışmakla mükellef bulunduğumuzu bile bile, Mustafa Kemâl'in “Kader ve Kazâ”yı değiştirdiğini iddiâ ediyor:
“Mustafa Kemal'in kuvve-i azmidir ki ‘kader'i, Türk milletinin bahtsız mukadderatını değiştirdi.”
Kezâ:
“Büyük insanların […] kendileri de, tabiat kuvveti ve tabiatin yüce bir kuvvetidirler. Ve tabiatin yüce kuvveti olarak ‘şeylerin yürüyüşüne' ve ‘olayların akışına hâkim olurlar; tarihin seyrini çelerler yahut düzenlerler ve kaza ve kaderi değiştirirler. İşte Atatürk bu adamlardandı. Onda Türk ırkının cevheri cisimlenmiştir.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
Onun sak̆îm fikrince, har̃bleri “tek adam” kazanır, ihtilâlleri “tek adam” muvaffak kılar:
“Muvaffak olan ihtilâllerin başında daima tek adam vardır. Ne ‘Üçler', ne ‘Merkez-i umumîler', ne ‘güzideler' tek şefin yerini tutmadı.
“Büyük zaferleri de tek adam kazanmıştır.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
Yukarıdaki iktibâslardan anlaşılacağı vechiyle, onun nazarında, Mustafa Kemâl de, âdetâ fevkalbeşer hasletlere mâlik öyle bir “tek adam”dır…
M.Kemâl, Müslümanların İstik̆l̃âl̃ Harbi’ni, Avrupacı-L̃aik bir “İhtilâl Harbine” çeviren adamdır
Bu arada, bir müşâhedesi hak̆îkaten pek isâbetlidir: Mustafa Kemâl, (kendisinin değil, Müslüman Anadolu Milletinin, her şeyden evvel Dîn gayretiyle ve Dîninden kuvvet alarak başlattığı ve büyük fedâk̃ârlıklarla yürüttüğü) İstik̆l̃âl̃ Harbi’ni, bir Avrupacı-L̃aik İhtilâl Harbine çeviren adamdır:
“İstiklâl savaşı; çetin, girift, muğlak, muazzam bir savaştı. Yalnız bir ihtilâl değil, yalnız müteaddit cepheli bir harp değil, hem harp, hem ihtilâl, tarihte hemen hemen benzeri olmayan bir ihtilâl harbi idi. İhtilâlin idaresi, siyasetin idaresi, harbin idaresi, her biri ayrı ayrı çetin bir işti. Mustafa Kemal'de, ihtilâlci, devlet adamı, serdar, yani sivil şef, siyasî şef, askerî şef birleşmişler; Cromwell, Washington, Moltke onda toplanmışlardı.
“Mustafa Kemal, hem ihtilâlin şefi, hem ihtilâl harbinin başkumandanı oldu; bu birleşme sayesinde dış ve iç politikayı stratejiyle ahenkli kıldı ve her üçünü de, bükülmeyen iradesiyle, zafer ve istiklâl gayelerinin hizmetinde kullandı.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
Frenklere temessül, “Tek Adam”a tevdî edilmiş ilâhî bir vazîfe imiş
Filhakîka, Müslümanların İstik̆l̃âl̃ Harbi olarak başlayan Millî Mücâdele, bilâhare, onların inanılmaz derecedeki gaflet ve zaaf hâlleri sebebiyle, Mustafa Kemâl'in elinde, bir “İhtilâl Harbi”ne kalbolmuştu. Pekâlâ, bu “İhtilâl Harbi”nin nihâî gayesi neydi? Topyek̃ûn Avrupa Medeniyetini benimseme, dîğer tâbirle, Müslümanlıktan tecerrüd ederek Frenklere temessül:
“İstiklâl Harbi biterek, Mustafa Kemal, kılıcını kınına koyunca, büyük azimle, memleketi asrîleştirmeye koyuldu. Muzaffer Başkumandan, inkılâpçı oldu ve ‘Muharib'in yerine ‘Islâhatçı' geçti. Mustafa Kemal, istiklâl hususunda hiç uzlaşma kabul etmediği gibi, ıslâhat hususunda da tedricî tekâmülü reddederek gayet cezrî davrandı. Siyasî, içtimaî, fikrî, mânevî inkılâplar yaptı. Mustafa Kemal, yalancı mevzûaları; Türk'ün mânevî yolundaki engelleri kaldırdı, mânevî zincirleri kırdı. [Bu cümledeki “mevzûa”, Fransızca “postulat (postül̃a)”nın mukâbilidir.] Türk milletini Ortaçağ geleneklerinden kurtardı ve Türk milletine, Batı topluluğu içinde bir Yeniçağ cemiyeti olarak yer alma imk̃ânlarını sağladı.
“İnkılâpçı Mustafa Kemal, serdar Mustafa Kemal'den geri kalmadı ve kendini, yine kendi geçti.
“Asker Mustafa Kemal, harp biter bitmez nasıl inkılâpçı Mustafa Kemal oldu ise, inkılâpçı Mustafa Kemal de, inkılâplar tamam olunca, temkinli nizam adamına ve basiretli devlet başkanına inkılâp etti.
“Yeni Türkiye'nin dış siyaseti, eski düşmanlarını kendine dost yaptı; onu batı devletleri cemiyetine ithal etti ve Türkiye'yi itibarlı bir Avrupa devleti yaptı.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
İşte “Ortaçağ âdetlerini kaldırarak modern bir cemiyet binası kurmak”, “Türkiye'yi Batı Devletleri cemiyetine ithal etmek”, “Tek Adam”a Allâh tarafından tevdî edilmiş bir vazîfe imiş ve o, bu ilâhî vazîfesinde tamâmen muvaffak olmuş:
“Atatürk, eline Tanrı'nın emanet ettiği bu ödevleri tamamiyle başardı.” (Erden, “Mustafa Kemal Atatürk” Ekim 1956)
Mustafa Kemâl, Müslümanlıktan kuvvet almıya tenezzül etmemiş “hür fikirli” bir rehbermiş
Hâl̃buki yine kendi müşâhedesine nazaran, o, “Kader”e, “Mâverâ”ya, yâni Uhrevî Âleme, binâenaleyh Allâh-ü Teâlâ'ya inanmazdı ve “Mihrâb”dan, yânî Müslümanlıktan kuvvet almıya tenezzül etmemiş “hür fikirli”, ilmî zihniyet sâhibi bir rehberdi:
“Atatürk, bir işe karar vermeden önce inceden inceye düşünürdü. İlhama ve insiyaka kapılarak gelişi güzel iş görmezdi. Düşüncelerinde ve muhakemelerinde, kadere ve maveraya inan, yıldıza ve talihe güven yoktur. […]
“Hür tefekkür. Avrupa'da Atatürk için sevimli diktatör, liberal diktatör, solcu diktatör dediler. Atatürk liberaldi. Hür fikirliydi. Tarihteki diktatörlerin çoğu, irticaa, tahta, mihraba dayanmışlardır. Atatürk tahtı yıktı. Mihraba dayanmadı. O, serbest tefekküre, vicdan hürriyetine, ruhun azatlığına âşıktı. [Fransızcadaki “la libre pensée” karşılığı olan bu “hür” veyâ “serbest tefekkür” tâbiri, laik, materyalist, masonî tefekkür tarzı hakkında kullanılır. Bu tesbîti anlamak için, Albert Bayet'nin aynı isimli kitabına mürâcaat edilebilir…] Ankara'daki Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesinin cephesine yazılan ‘Hayatta en hakikî mürşit ilimdir' cümlesi, onun şiarı ve hür düşünüşünün belirgen remzidir. Bu minnacık cümleyi bir duvara yazabilmek için ne çetin savaşlar, ne kanlı muharebeler, ne kökten inkılâplar yapıldı.”
2.Dil Kurultayı'nda “Tek Adam”ın en çok alkışladığı hatîb: Uydurma Dilci Korgeneral Erden
Şimdiye kadar neşrettiğimiz birçok çalışmayle, Kemalist Totaliter Rejimin, 1920'li senelerin sonlarından îtibâren, Frenklere temessülün en mühim bir vâsıtası olarak, mümkün mertebe İsl̃âm Medeniyeti Kaynaklı Kelimelerden arındırılmış ve geniş mik̆yâsda Fransızcalaşmış uydurma bir dil inşâ etmiye giriştiğini, bu projenin, meş'ûm 27 Mayıs İhtilâli sâyesinde muvaffak olduğunu, çünki yarı Türkce, yarı Fransızca ve Uydurmaca bir ucûbe olan bu Kemalist Uydurma Dilin (nâm-ı dîğer Selânikcenin) “Darbe Anayasası”, kanûnlar, ders kitabları, resmî neşriyât ve yazışmalar yoluyle resmî dil yapıldığını delîlleriyle gözler önüne sermiş bulunuyoruz. Bu projeye katkısı olanlardan biri de, Harb Akademisi Kumandanı Korgeneral (bilâhare Orgeneral) Ali Fuad Erden'dir.
Erden, “Tek Adam”ın sağlığında tertîb edilen üç “Dil Kurultayı”ndan ikincisi olan 1934'teki Kurultay'a katılmış, “Kurultay”ın beşinci günü olan 28 Ağustos 1934'te, “Askerlik Istılâhları Hakkında Bir Hitâbe” îrâd etmişti. Bu “Kurultay”ı tâkîb edenlerden Taha Toros'tan öğrendiğimize göre, “Tek Adam”ın “Kurultay” zarfında en fazla alkışladığı hatîb, arkadaşı Erden olmuştu:
“(İkinci Türk Dili Kurultayı'nda) Atatürk'ün en çok alkışladığı hatip…
“Askerî deyimler üzerinde yaptığı çalışmaları, sürükleyici bir hitabetle, kurultaya sunan General Ali Fuat Erden doyurucu konuşmasıyla tüm üyelerin ve özellikle Atatürk'ün uzun süre alkışını topladı. General Erden'in Atatürk dönemi generalleri içinde bir başka özelliği güçlü bir hatip ve tarihçi bir yazar olmasıydı. Ali Fuat Erden askerlikte ilk şöhretini Birinci Dünya Savaşı'na kadar bulunduğu Paris Ataşemiliterliği'nde yaptı. Ama onun en önemli hizmeti Birinci Dünya Savaşı'nda İttihatçıların başlarından olan Cemal Paşa'nın Kurmay Başkanlığı'nda geçmiştir.
“Zengin anıları, derin tarih bilgisi ve yayınlanmış değerli eserleriyle tanınan Ali Fuat Erden, 2. Kurultay sırasında Harp Akademisi komutanıydı. Dil davasında özellikle askerî terimler üzerindeki çalışmaları ile günümüzdeki sadeliği yaratanlardandı. Komutanlık vasfı yanında dil konusundaki hizmetiyle de Atatürk'ün sevgisini ve takdirini kazanmıştı.” (Taha Toros, “Atatürk'ün Katıldığı İlk Dil Kurultayları”, 2. ve son tefrika, Milliyet, 27 Eylûl 1982, s. 7)
Ali Fuad Erden, “Ulu Başbuğumuz, Hanımlar, Beyler” sözleriyle başladığı uzun Hitâbe'sinde, “askerî ıstılâhların öz Türkçeye çevrilmesi, özleştirilmesi için Ordunun iki yıl içinde nasıl çalıştığını, ne yaptığını yüksek Kurultaya arzetmiş”, bu arada kendi “öz Türkçe buluşlar”ından da misâller vermişti.