12 Eylül 1980 sabahı Türkiye, radyolardan yükselen marşlar ve Hasan Mutlucan’ın sesiyle uyandığında; takvim yaprakları yalnızca askeri bir müdahaleyi değil, küresel satranç tahtasında Türkiye’ye biçilen yeni rolün başlangıcını da haber veriyordu.
O sabahın ve sonrasındaki yılların hafızalara kazınan en çarpıcı cümlelerinden biri, kuşkusuz dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze’e atfedilen ve Başkan Jimmy Carter’a iletildiği söylenen o meşhur ifadedir: “Our boys did it!” / "Bizim çocuklar başardı!"
Peki, kimdi o “çocuklar”?
Bir yanda Washington koridorlarında sırtı sıvazlanan, üniformalarıyla ülke yönetimini ve toplumsal hayatı sil baştan dizayn eden apoletli “çocuklar” vardı. Diğer yanda ise aynı memleketin, üniversite amfilerinden, fabrika tezgâhlarından, tarlalarından toplanıp idam sehpalarına gönderilen, yaşı büyütülerek asılan, işkence tezgâhlarında gençlikleri çürütülen, kitapları yakılan gerçek çocukları...
Bu söz, yıllar boyunca kimileri için bir iddia, kimileri içinse Türkiye’nin darbeler tarihini özetleyen çıplak bir itiraf olarak tartışıldı. Ancak sözün tam olarak kime, hangi tonda söylendiğinden öte, temsil ettiği zihniyet ve işaret ettiği jeopolitik zemin çok daha derin bir anlam taşıyor. Zira 12 Eylül’e giden süreç, Meclis’in cumhurbaşkanı seçememesi ya da sokaktaki anarşi ve kutuplaşmayla sınırlı kalmadı. Arka planda, Soğuk Savaş’ın en sıcak kırılma hatlarından birinde konumlanan Türkiye’nin “nerede ve nasıl duracağı” sorusu yatıyordu.
1979 yılı, dünya dengeleri açısından kritik bir eşikti: Doğu’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali, yanı başımızda İran İslam Devrimi... “Yeşil Kuşak” stratejisinin ve NATO’nun güney kanadının zayıflaması ihtimali, Washington ve Brüksel koridorlarında Türkiye’yi “mutlaka kontrol altında tutulması gereken son dayanak” haline getirmişti. Nitekim dönemin Amerikan basınında Türkiye için açıkça “istikrarsızlık çemberinin son dayanağı” yorumları yapılıyor, bu stratejik müttefikin kaybedilmemesi gerektiği vurgulanıyordu. Bu jeopolitik kaygıların tam merkezinde ise ekonomi yer alıyordu. 1970’lerin sonuna gelindiğinde Türkiye; döviz darboğazı, akaryakıt kuyrukları, karaborsa ve ağır dış borç kriziyle boğuşuyordu. IMF, OECD ve Dünya Bankası kapılarında aranan kredilerin karşılığına konulan reçete belliydi: Serbest piyasa ekonomisine geçiş ve yapısal reformlar.
24 Ocak 1980’de ilan edilen kararlar; devalüasyondan sübvansiyonların kaldırılmasına, ihracata dayalı büyümeden sıkı para politikalarına kadar Türkiye’nin iktisadi omurgasını baştan aşağı değiştirmeyi hedefliyordu. Ancak parlamenter dengelerin kırılganlığı, sokaktaki çatışmalar, genel grevler ve siyasi partilerin sert muhalefeti altında bu acı reçetenin demokratik bir zeminde uygulanabilmesi imkânsız görünüyordu.
Bülent Ecevit’in o günlerde yaptığı "İzlenmekte olan ekonomik ve sosyal politikalar, bir dikta rejimine oturmadan uygulama olanağı olmayan bir modeldir" tespiti, aslında yaklaşan fırtınanın en yalın habercisiydi. Nitekim 12 Eylül darbesinin hemen ardından yönetimi devralan Milli Güvenlik Konseyi’nin ilk icraatlarından biri, 24 Ocak kararlarının mimarı Turgut Özal’ı ekonominin dümenine geçirmek ve bu programı tavizsiz şekilde uygulamak oldu. “Bizim çocuklar” başarmıştı; zira grevlerin yasaklandığı, sendikaların kapatıldığı, itirazın ve muhalefetin susturulduğu bir atmosferde uluslararası sermayenin beklediği o “dikensiz gül bahçesi” tesis edilmişti.
“Bizim çocuklar” ifadesinin trajedisi tam da buradadır. Kendi ülkesinin gençlerini sağ-sol diye kamplara bölen, sokaklarını kan gölüne çeviren ve nihayetinde bir neslin üzerinden tanklarla geçen bir sistem; küresel güç odakları için sadece müttefik güney kanadını sağlama alan rasyonel bir operasyondan ibaretti. Oysa bedeli ödeyen ne Washington’daki bürokratlar ne de kararları alkışlayan uluslararası çevreler oldu. Bedeli; idam sehpalarında can veren gençler, işkence tezgâhlarından geçen on binler, kapatılan üniversiteler, sansürlenen basın ve depolitize edilerek düşünme yetisi elinden alınan koskoca bir toplum ödedi.
Aradan geçen 46 yılın ardından 12 Eylül’ü hatırlamak; yalnızca tankları, sıkıyönetim bildirilerini ve darbeci generalleri lanetlemekle yetinmemelidir. Demokrasimizi vesayetlerden arındırmanın yolu, içerideki tıkanıklıkların nasıl birer dış mühendislik malzemesine dönüştürüldüğünü, ekonomik reçeteler ile otoriter rejimler arasındaki o karanlık bağı ve “bizim çocuklar” söyleminin arkasındaki soğuk pragmatizmi her daim akılda tutmaktan geçer. Yoksa bugün yapay zekayla 80’leri permalı saçlar, bıyıklar, vatkalı ceketler ve bol kıyafetlerle magazinleştirir ve her şeyi turuncu bir nostaljiden ibaret sanabiliriz.
Çünkü kendi sorunlarını kendi demokratik meşruiyetiyle çözemeyen toplumların kaderini, başkalarının “çocukları” belirlemeye devam eder. Şimdi geldiğimiz noktaya bir bakalım ve soralım kendimize: O çocuklar başardı mı?