Geçen haftaki yazımda, İstanbul’un yanı başında, Balkan Harbi’nin ve Cihan Harbi’nin sessiz tanığı olan o tarihî koruluğun asfalt ve betona nasıl kurban edildiğini anlatmış, geçmişini unutan kentlerin geleceği inşa edemeyeceğini vurgulamıştım. Yazının ardından pek çok şaşkınlık içeren ve bir o kadar da hüzünlü mesajlar aldım.
Bugün, o yazının devamı olarak yine 2012’de çektiğim fotoğraflarla sizi tam da aynı koruluğun az yukarısındaki yol ayrımına götürmek istiyorum.
Bundan birkaç yıl önce o kavşakta durduğunuzda, gözünüze ilk çarpan şey metrelerce yüksekte gururla dalgalanan dev bir Türk bayrağı ve hemen altında, “Ülkemi ve Bayrağımı Seviyorum” yazılı bir zeminin ve bir de M47 anıt tank olurdu. Tankın hemen arkasında ise askerî simgeciliğin en çarpıcı örneklerinden biri duruyordu: Bir süngü ve ona sarılmış defne dalları motifiyle işlenmiş anıt... Askerî terminolojide süngü caydırıcılığı ve vatan savunmasındaki kararlılığı sim
gelerken, ona sarılan defne dalı barışı ve zaferin getirdiği huzuru temsil eder. Yani Türk ordusunun kadim felsefesi olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin taşlaşmış haliydi o anıt.
Ve o yapının yanı başında, belki de yanından hızla geçen binlerce sürücünün fark etmediği, ama tarihin taştan yapılmış en somut belgelerinden biri duruyordu: Osmanlıca bir yol/işaret taşı. Taşın üzerindeki mermer oyma yazıda tam olarak şu satırlar okunuyordu:
“Askerî yol Hadımköy’e gider. İnşaatını İstihkâm Taburu yapmıştır. 1330.” Altına sonradan eklenen pirinç plaket ise bu tarihî kaydı günümüz alfabesiyle tescillemişti: 1330 (1910)...
Düşünün; I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Çanakkale’ye, Sarıkamış’a, Filistin’e gidecek kınalı kuzuların yürüdüğü, Balkan Savaşları'nın acısını, çamurunu, can pazarını üzerinde taşıyan o askerî yolu tarif eden, İstihkâm Taburu’nun alın terini asırların ötesine taşıyan bir nişane... Bir devletin hafızası, bir ordunun izi, bir coğrafyanın tapu senedi!
Peki, bugün o noktaya gittiğinizde ne görüyorsunuz?
Ne o Osmanlıca işaret taşı var, ne üzerindeki Türkçe plaket... Ne o anıt tank duruyor yerinde, ne süngülü barış anıtı, ne de “Ülkemi ve Bayrağımı Seviyorum” yazısı... Tepedeki o ulu bayrak inmiş. Hepsi, geçen hafta bahsettiğim o genişletilen yol kapsamında bir iş makineleri marifetiyle yok edildi.
Arnavutköy Belediyesinin resmî internet sitesine girdiğinizde, “Tarihi Eserler” başlığı altında bu işaret taşının 3D dijital modellemesinin yüklendiğini görüyorsunuz. Taş dijital âlemde 360 derece dönüyor, tarihi öneminden övgüyle bahsediliyor. Ancak sahadan sökülüp alınan bu taşın şu an fiziki olarak nerede olduğuna, ne zaman söküldüğüne, neden söküldüğüne, hangi depoda tutulduğuna ya da sergilenip sergilenmeyeceğine dair tek bir satır açıklama yok. (Neyse ki modellenmiş!)
Hafızayı sahada, olması gerektiği yerde yok edip ekranda simüle etmek, kimilerine göre kültürel korumacılık olarak görülebilir. Şimdi sormak gerekmiyor mu? Bir kentin planlaması ile o kentin tarihî kimliği neden hep birbirinin karşıtı olarak kurgulanıyor? Avrupa'nın ortasında yüzlerce yıllık bir yol çalışmasında tek bir dikili taş için projeler revize edilirken, bizde 116 yıllık askerî bir yol taşını, barış ve vatan anıtını söküp bir kenara kaldırmak nasıl bu kadar kolay olabiliyor?
O taş ve anıtlar sadece yön göstermiyordu; bize nereden geldiğimizi, bu toprakların hangi bedeller ödenerek vatan kılındığını gösteriyordu. Biz o nişaneleri ortadan kaldırarak Hadımköy’e giden yolu belki genişlettik; ama millet olma bilincimize, tarihî sürekliliğimize giden yolda açılan gediklere bir yenisini daha ekledik.
Haftaya, zamana yenik düşen başka bir yerde, kayıp bir hikâyenin peşine düşeceğiz. Çünkü unutmamalıyız ki tarih, millî benliğimizdir. Mustafa Kemal Atatürk’ün de 20 Mart 1923’deki uyarısını bu hafta da yineleyelim: “Bilelim ki, millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin şikârıdır (avıdır)!”