İnsan, yaşlandıkça sağlığın önemini daha iyi anlar ölümü daha fazla hatırlarmış.
Bilimsel dergide yayımlanan bir haber dikkatini çekti. Gözlüklerini düzelterek bir habere odakladı. Konu yaşlanma ve ölüm üzerineydi. Anlatılanlar özetle şu şekildeydi:
Biyolojik yaşlanma ve buna bağlı hastalıklar tamamen durdurulsa dahi, hücrelerde zamanla rastgele biriken DNA hasarları (somatik mutasyonlar) nedeniyle insan ömrü teorik olarak 146 ila 194 yıl (en olası ortalama ile 156 yıl) arasında bir üst sınıra sahiptir. Ölümsüzlük veya 200 yaşın üzeri bu matematiksel modellere göre mümkün görülmemektedir.
Sınır
Bilimsel olarak belirlenen ömür sınırın nedenleri arasında şu hususlar sayılmakta:
-Hücrelerde Mutasyon Birikimi: DNA kopyalanırken oluşan hatalar -bugün için- durdurulamaz.
-Yenilenmeyen Hücreler: Kalp ve beyin gibi organlardaki hücreler kendilerini çok az yeniler.
-Sistemik Çöküş: Vücut ne kadar iyi korunsa da bozulmalar kaçınılmaz bir fizyolojik son sınır yaratır.
Bu bulguları okuduktan sonra insan ömrünü bir mecaz (Metafor) olarak kullanarak düşünce, ideoloji ve inançlar üzerine düşündü.
İnsanoğlunun biyolojik sınırları ile zihinsel üretimleri arasında kaçınılmaz bir paralel vardır.
Düşünceler
Tıpkı hücrelerimizde biriken somatik mutasyonların zamanla vücudu sistemik bir çöküşe götürmesi gibi, insanoğlunun kurduğu düşünce sistemleri ve ideolojiler de zamanın yıpratıcı etkisinden nasibini alır.
İdeolojiler, doğdukları dönemin toplumsal, ekonomik ve siyasal krizlerine çözüm olarak ortaya çıkarlar. Başlangıçta taze, dinamik ve kapsayıcıdırlar. Ancak zaman geçtikçe:
-Çağın Gerisinde Kalma (Eskiye Tıkılıp Kalma): Yaşayan bir organizmanın kendini yenileyememesi gibi, katılaşan ve değişen dünyaya ayak uyduramayan ideolojiler işlevini kaybetmeye başlar.
-Kavramsal Bozulma (Zihinsel Mutasyon): İlk çıkış amacından saparak uygulamada yozlaşan fikirler, tıpkı DNA kopyalanırken oluşan rastgele hatalar gibi, zamanla kendi özüne zarar veren yapılara dönüşür.
-Sistemik Çöküş: Güvenini ve uygulanabilirliğini kaybeden ideolojiler, tarih sahnesinden çekilmek veya marjinalleşerek yok olmak zorunda kalır. Antik Çağ'ın yönetim anlayışlarından 20. yüzyılın katı doktrinlerine kadar pek çok düşünce sistemi bu fizyolojik/tarihsel sınırı aşamamıştır.
İdeolojilerin aksine dinler, insanın doğasına, varoluşsal kaygılarına ve "sonsuzluk" arayışına hitap eder. Bu durum dinlere farklı bir boyut kazandırır. Dinlerin kalıcılığı, insanın ölüm bilinci ve anlam arayışı hiç bitmediği sürece devam eder. İnsan ömrü sınırlı olsa da dinler bireylerin ötesinde bir toplumsal hafıza ve ruhsal süreklilik oluşturur.
Bununla birlikte dinlerin toplumsal tezahürleri de insani unsurlarla şekillendiği için; bağnazlık, yanlış yorumlamalar veya dünyevi çıkarlara alet edilme gibi etkenlerle "hücresel bozulmaya" maruz kalabilir. Dinlerin canlılığını sürdürebilmesi, özündeki hakikati korurken çağın getirdiği sorulara samimi ve derin cevaplar verebilmesine bağlıdır.
İnsan bedeni 156 yıllık matematiksel ve biyolojik sınırına yenik düşse de bıraktığı eserler, savunduğu adalet, yetiştirdiği nesiller ve inandığı aşkın değerler sayesinde ölümsüzlüğe dokunabilir.
Fikirler ve ideolojiler, insanlığın ortak vicdanına ve adaletine hizmet ettikleri sürece yaşarlar. Sonuçta her şeyin bir ömrü vardır; ama hakikate, iyiliğe ve sevgiye adanmış bir iz, zamanın mutasyonlarına ve ölümün sınırlarına meydan okumaya devam eder.
Son söz: Yaşamın nihai sınırı biyolojiye, ölümsüzlüğün sırrı ise zamana direnen eserlere/değerlere aittir.