Bir çocuğun hayatından iki saat eksilmesin diye milyarlarca dolar ödenen bir dünyaya geldik.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Meta, Facebook ve Instagram’ın genç kullanıcılar üzerindeki etkileri nedeniyle açılan davaların önemli bir bölümünü sona erdirecek bir anlaşmaya vardı. Şirket yaklaşık 18 milyar dolarlık ödeme yapacak. Anlaşma kapsamında genç kullanıcılar için varsayılan günlük iki saatlik kullanım sınırı getirilecek. Gece yarısından sabah 06.00’ya kadar uygulamalara erişim varsayılan olarak kapatılacak, okul saatlerinde bildirimler susturulacak. Gençlere kullanım sırasında ara vermelerini hatırlatan uyarılar da getirilecek.

Anlaşmanın büyük bölümü 10 yıl boyunca yürürlükte kalacak ve düzenlemelerin uygulanması mahkeme onayına bağlı olacak. Anlaşmaya 52 başsavcı katıldı. Yaklaşık 5,3 milyar dolarlık bölüm ise TikTok ve YouTube’un benzer korumaları uygulaması gibi koşullara bağlandı.

Rakam büyük.

Fakat haberin asıl büyüklüğü parada değil.

İki saatte.

Çünkü insanlık tarihinde ilk kez, çocukların zamanını korumak için bir şirketin çocuklara ne kadar zaman ayırabileceğine sınır koymak zorunda kalıyoruz.

Bir zamanlar anne babalar çocuklarına “Dersini bitir, sonra oynarsın” derdi.

Şimdi mesele biraz tersine döndü.

Çocuğun oynayabilmesi, düşünebilmesi, sıkılabilmesi, dışarı bakabilmesi ve hiçbir şey yapmadan durabilmesi için önce onun dikkatini geri vermek gerekiyor.

Bunun üzerine düşünmek bile başlı başına garip.

Çünkü dikkat, insanın sahip olduğu en sessiz servetlerden biri.

Paranın hesabını tutuyoruz.

Zamanın hesabını tutuyoruz.

Fakat dikkatimizi kimin aldığını çoğu zaman hesaplamıyoruz.

Bir çocuk bir videodan diğerine geçiyor.

Bir görüntü bitmeden yenisi geliyor.

Bir bildirim düşüyor.

Bir başka haber beliriyor.

Bir başkasının hayatı önüne geliyor.

Bir başkasının yüzü.

Bir başkasının başarısı.

Bir başkasının tatili.

Bir başkasının öfkesi.

Ve bütün bunların arasında çocuk kendi zihninde ne kadar süre kalabiliyor?

Asıl soru belki de burada.

Çünkü insanın kendisini kurduğu yer, çoğu zaman kimsenin onu görmediği yerdir.

Bunu en iyi kendi çocukluğumuzdan biliyoruz.

Bir kapının önünde oturmak.

Pencereden dışarı bakmak.

Bir taşla oynamak.

Bir oyunun kurallarını kendi kendine değiştirmek.

Bir arkadaşın gelmesini beklemek.

Can sıkılmak.

Sonra o can sıkıntısından bir oyun çıkarmak.

Bir şeyin nasıl çalıştığını merak etmek.

Bir sorunun cevabını bulamayınca ertesi gün yeniden düşünmek.

Bunların hiçbirinin ölçülebilir bir karşılığı yoktu.

Kimse bize “Bugün iki saat boyunca verimli şekilde sıkıldın” demiyordu.

Ama zihnin gelişmesinde bu boşlukların da bir yeri vardı.

Öğrenmek ile sürekli bir şeylerle meşgul olmak aynı şey değil.

Bir bilgiyi tekrar tekrar görmek, insana onu bildiğini düşündürebilir. Bilgiyi hatırlamaya çalışmak, yanılmak, yeniden denemek ve araya zaman koymak ise öğrenmenin daha sağlam yerleşmesine yardımcı olabilir.

Yani zihnin gelişmesi için her zaman daha fazla bilgiye ihtiyacı yok.

Bazen ihtiyacı olan şey, bilginin arasında bırakılan boşluk.

Çünkü boşlukta insan kendi düşüncesini duyar.

Bugün çocukların karşı karşıya olduğu mesele yalnızca çok fazla içerik tüketmeleri değil.

Kendi düşüncelerinin oluşması için yeterince sessizlik bulup bulamadıkları.

Bu yüzden Meta’nın anlaşmasındaki “iki saat” ayrıntısı bana 18 milyar dolardan daha önemli geliyor.

Bir şirketin çocuklara iki saat sınır koyması, teknolojinin zaferini değil, toplumun geç de olsa fark ettiği bir sınırı anlatıyor.

Bir şeyin yapılabiliyor olması, onun sınırsız yapılması gerektiği anlamına gelmiyor.

Bir çocuğun bütün gün ulaşabileceği içerik bulunması, bütün gün içerik tüketmesi gerektiği anlamına gelmiyor.

Bir insanın sürekli bağlantıda olabilmesi, sürekli bağlantıda kalmasının iyi olduğu anlamına gelmiyor.

Belki de çağımızın en zor cümlelerinden biri şu:

“Yeter.”

Çünkü her şey daha fazlasını istiyor.

Daha fazla görüntü.

Daha fazla takipçi.

Daha fazla bilgi.

Daha fazla hız.

Daha fazla başarı.

Daha fazla görünürlük.

Fakat insanın iç dünyası “daha fazla” ile aynı hızda büyümüyor.

Bir çocuğun zihni, önüne konulan her görüntünün peşinden koşarak değil; bazı görüntülerin önüne hiç gelmediği zamanlarda da gelişiyor.

Bir düşüncenin kök salması için bazen başka düşüncelerin susması gerekiyor.

Bir merakın doğması için bazen cevabın hemen verilmemesi gerekiyor.

Bir çocuğun kendi oyununu kurabilmesi için bazen ona hazır bir oyun sunulmaması gerekiyor.

Burada mesele Meta’dan daha büyük.

Çünkü bir platforma sınır koymak mümkün.

Asıl zor olan, insanın kendi zamanına sınır koyabilmesi.

Çocukların dikkatini korumaktan söz ederken kendi dikkatimizi de yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Bir kitabın birkaç sayfasını kimse bölmeden okuyabiliyor muyuz?

Bir kahveyi telefona uzanmadan içebiliyor muyuz?

Bir yolculukta bütün yolu bir şey izleyerek geçirmek zorunda hissediyor muyuz?

Bir soruya hemen cevap bulmadan önce biraz düşünebiliyor muyuz?

Bir akşamı herhangi bir şey üretmeden geçirebiliyor muyuz?

Bunlar küçük sorular gibi görünebilir.

Değil.

Çünkü insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişki, çoğu zaman bu küçük anlarda belirleniyor.

Dünyanın gündemi ağır.

Savaşlar, krizler, ekonomik kaygılar ve siyasi gerilimler her gün önümüzden geçiyor.

Fakat insan yalnızca büyük meselelerden yorulmuyor.

Sürekli maruz kalmaktan da yoruluyor.

Bu yüzden çocuklara verebileceğimiz en kıymetli şey her zaman yeni bir içerik olmayabilir.

Biraz sessizlik.

Biraz beklemek.

Biraz can sıkıntısı.

Biraz oyun.

Biraz yürümek.

Biraz gökyüzüne bakmak.

Ve kimsenin bunu ölçmemesi.

Meta anlaşmasının dikkat çekici taraflarından biri de meselenin tek bir şirketle sınırlı görülmemesi. Meta, TikTok ve YouTube’un da benzer korumaları uygulamasını istiyor. Yaklaşık 5,3 milyar dolarlık bölümün bu şirketlerin belirli koşulları yerine getirmesine bağlanması, çocukların çevrim içi güvenliğinin artık sektör çapında ele alınmak istendiğini gösteriyor.

Demek ki mesele artık bir şirketin davranışından ibaret değil.

Çocukların zamanı, bütün bir sektörün sorumluluk alanına giriyor.

Fakat hukuki düzenlemelerin ötesinde daha büyük bir mesele var.

Çocukların zamanını korumak için şirketlere sınır koyabiliriz.

Ama insanın kendi zamanını korumayı öğrenmesi daha zor.

Belki bu yüzden çocuklara yalnızca nasıl daha iyi çalışacaklarını değil, nasıl duracaklarını da öğretmeliyiz.

Nasıl daha başarılı olacaklarını değil, nasıl kendileriyle baş başa kalacaklarını da.

Nasıl daha fazla şey öğreneceklerini değil, öğrendikleri şeyin içlerinde yer etmesine nasıl izin vereceklerini de.

Çünkü hayat, doldurulmuş bir takvimden ibaret değil.

İnsanın kendisini duyduğu anların da bir değeri var.

Belki bugün çocuklar için yapabileceğimiz en güzel şeylerden biri, onlara biraz boş zaman bırakmaktır.

Kimsenin bakmadığı.

Kimsenin beğenmediği.

Kimsenin ölçmediği.

Kimsenin puan vermediği.

Sadece onlara ait olan bir zaman.

Çünkü bazen hayatı düzeltmek için yeni bir şey eklemek gerekmez.

Araya biraz boşluk koymak yeter.