18 Ağustos’ta Suriye’nin İdlib şehrindeki Ebu Zuhur Hava Üssü Siyonist devlet tarafından bombalandı. Vurulan üs aktif değildi; içerisinde herhangi bir ülkeye ait asker de yoktu. Buna rağmen pistler ve hangarlar en az sekiz bombayla vuruldu.

Görünen o ki İsrail Esad rejiminin devrilmesinden sonra büyük bir tedirginlik yaşıyor. Topraklarının bir kısmını işgal ettiği Suriye’nin gerek askeri gerekse ekonomik olarak kalkınmasından rahatsız. Bu sebeple hedef aldığı bugünün Ebu Zuhur’u değil; yarının muhtemel Ebu Zuhur’u… Türkiye’nin desteğiyle askerî kapasitesini yeniden kazanan, hava sahasını koruyabilen ve kendi güvenlik mimarisini oluşturabilen yeni Suriye ihtimali…

Eski rejimin devrilmesinden sonra İsrail, Suriye’de yüzlerce saldırı gerçekleştirdi. Askerî tesisleri, hava üslerini, silah depolarını ve stratejik altyapıyı hedef aldı. Böylece yeni yönetime, büyük ölçüde tahrip edilmiş bir askerî kapasite bıraktı. Şimdi ise Türkiye ile Şam arasında gelişen askerî eğitim, istihbarat, savunma sanayii ve güvenlik iş birliği işgalci İsrail’in önündeki yeni problem olarak beliriyor.

İsrail’in geçmişte Suriye’de İran’ın askerî varlığından duyduğu rahatsızlığın benzerini bugün Türkiye’nin artan etkisine karşı göstermesi bu açıdan dikkat çekici. Demek ki mesele yalnızca İran değildi. Mesele, İsrail’in Suriye üzerindeki sınırsız askerî hareket kabiliyetini sınırlandırabilecek herhangi bir güçlü aktörün ortaya çıkmasıdır.

Nitekim İsrail medyasında, Türkiye’nin Ebu Zuhur’a gelişmiş hava savunma sistemleri ve İHA’lar yerleştirebileceği, bunun da İsrail’in Suriye üzerindeki hava harekât serbestisini kısıtlayabileceği endişesi gündeme getirildi.

Bu yaklaşım başlı başına saldırgan ve yayılmacı zihniyetin ifşasıydı aslında… Bir devlet düşünün ki başka bir egemen ülkenin kendi hava sahasını savunabilecek kapasiteye ulaşmasını, kendisinin o ülkeyi istediği zaman vurabilmesine engel olacağı için tehdit kabul ediyor.

Gazze’de, Batı Şeria’da ve Lübnan’da gördüklerimizin Suriye’deki yansıması buydu. İsrail güvenliğini, işgal ettiği Filistin topraklarına komşu olan ülkelerin zayıf, parçalanmış ve gerektiğinde müdahale edilebilir durumda kalmasında arıyor.

Ebu Zuhur saldırısının Türkiye açısından taşıdığı anlam da burada ortaya çıkıyor. Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki üs, konumu ve kapasitesi itibarıyla Kuzey Suriye’nin önemli askeri merkezlerinden biri… İsrail daha önce Türk askerinin yerleşeceği konuşulan T4 üssünü de vurmuştu.

Dolayısıyla karşımızda, Suriye’nin geleceği üzerinden giderek belirginleşen bir Türkiye-İsrail gerilimi bulunuyor. Üstelik yaklaşan İsrail seçimleri öncesinde Türkiye’nin giderek bir “yeni düşman” anlatısının merkezine yerleştirilmesi, saldırının iç politikaya dönük boyutunu da göz ardı etmemeyi gerektiriyor.

Saldırının zamanlamasına ilişkin başka bir ayrıntıyı da hatırlamamız gerekiyor. Ebu Zuhur, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’ndan yalnızca 11 gün sonra vuruldu. Ebu Zuhur saldırısını, söz konusu yeni güvenlik mimarisinden tamamen bağımsız değerlendirmek de eksik olacaktır. Saldırı, henüz kuruluş aşamasındaki bu ortak savunma iradesinin bölgesel krizler karşısında nasıl işleyeceğine dair ilk ciddi sınamalardan biri olarak görülebilir.

Türkiye, İsrail’in belirlediği zamanda, İsrail’in seçtiği zeminde ve İsrail’in arzuladığı şartlarda bir çatışmaya sürüklenme hatasına düşmemeli. Şu anda yürütülen siyaset de bu doğrultuda görünüyor. Fakat soğukkanlılık, saldırının verdiği mesajı görmezden gelmek anlamına da gelmemeli.

Saldırıdan beş gün sonra ABD arabuluculuğunda Ürdün’de gerçekleşen Suriye-İsrail görüşmesinde Suriye’nin, ordusunu yeniden yapılandırma, geliştirme ve kendi milli çıkarları doğrultusunda ittifaklarını belirleme hakkından vazgeçmeyeceğini bildirmesi, ihtilafın gerçek mahiyetini gösteriyor.

İşgalci İsrail, Türkiye Suriye’yi askerî bakımdan güçlendirmesin, Suriye güçlü bir ordu kurmasın, Şam kendi ittifaklarını kendisi belirlemesin ve hepsinden önemlisi İsrail’in Suriye üzerindeki hareket serbestisini sınırlayabilecek yeni bir bölgesel denge oluşmasın istiyor.

Türkiye’nin bundan sonraki politikası İsrail’in provokasyonlarına kapılmadan fakat geri de çekilmeden Suriye’nin siyasi birliğini, askerî kapasitesini ve egemenliğini güçlendirmek olmalıdır. Çünkü güçlü ve egemen bir Suriye yalnızca Şam’ın yeniden ayağa kalkması değildir; İsrail’in parçalanmış, zayıf ve müdahaleye açık bir bölge tasavvurunun önündeki engellerden birinin yeniden yükselmesidir.

18 Ağustos’ta vurulan sadece bir hava üssü değildi; vurulmak istenen, yeni Suriye’nin geleceğiydi…