"Ortadoğu" coğrafyası, yüzyılı aşkın bir süredir küresel güçlerin nüfuz mücadelelerine, yapay sınır kavgalarına ve vekâlet savaşlarına sahne olmaktadır. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, bölgedeki statükonun kökten sarsıldığını ve statükonun koruyuculuğuna soyunan aktörlerin ciddi bir panik sarmalına girdiğini açıkça göstermektedir.
Özellikle son haftalarda İsrail’in Suriye’nin egemenliğini açıkça çiğneyerek gerçekleştirdiği kontrolsüz saldırganlık ve Türkiye’ye yönelik savurduğu tehditler, rasyonel bir askerî stratejiden ziyade derin bir jeopolitik çaresizliğin dışavurumudur. Bu noktada akıllara gelen "İsrail neden bu kadar çaresiz?" sorusunun cevabı, bölgesel dengeleri kökten değiştiren iki büyük stratejik hamlede gizlidir:
Bunlardan birincisi: 7 Ağustos 2026 tarihli Mekke Anlaşması’dır. Bu hamle, "Ortadoğu" ve Güney Asya jeopolitiğinde yeni bir dönemin miladı olarak kayıtlara geçmiştir. Mekke Anlaşması, sadece üç ülkenin ortak çıkarlarını koruyan bir metin değil; aynı zamanda ABD-İsrail ekseninin bölgedeki liderlik rolünün gerilediğini göstermektedir. Nitekim her iki ülkedeki analistler bu gelişmeyi üst düzey "tehdit ve alarm" durumu olarak okumaktadır. Bu panik halinin rasyonel zeminini şu şekilde analiz etmek mümkündür:
İbrahim Anlaşmalarının çöküş riski: İsrail’in son yıllarda en büyük dış politika başarısı olarak sunduğu ve Arap dünyasını bölerek Filistin davasını yalnızlaştırmayı hedefleyen İbrahim Anlaşmaları, Mekke Anlaşması ile ağır bir darbe almıştır. Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile böyle bir ittifaka girmesi, Riyad’ın İsrail ile normalleşme sürecini tamamen arka plana itti. Riyad, tarihsel kültürüne uygun olarak İslam dünyasının ana omurgasıyla hareket etmeyi seçtiğini göstermektedir.
İşbirliğinin derinleşme potansiyeli: Mekke Anlaşması şu an için diplomatik ve siyasi bir vizyon belgesi olarak görünse de, bu yapının kısa sürede ekonomik, istihbari ve savunma sanayii odaklı somut bir işbirliğine dönüşme potansiyeli yüksektir. Türkiye’nin savunma ve teknolojik gücü, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı, Suudi Arabistan’ın finansal kapasitesi bir araya gelmesi, İsrail’i korkutmaktadır.
İsrail’in karşı hamle arayışları: Mekke Anlaşması’nın yarattığı jeopolitik güç, İsrail’i panik içinde yeni ittifak arayışlarına itmiştir. Hemen Hindistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurmaya çalıştığı karşı aks, bunu göstermektedir.
İkincisi: PKK’yı bitirecek Çerçeve Yasasının çıkması: Türkiye, bu hamle ile hem iç barışı tahkim etti hem de sınır ötesindeki vekâlet savaşı düzeneklerini yerle bir etti. Bu, İsrail’in terör koridoru projesine indirilmiş ağır jeopolitik bir darbedir. İsrail, Suriye’nin egemenliğini çiğneyerek saldırması, bu iki büyük gelişmeye verilen dengesiz ve hırçın bir tepkidir. Böylece hem Mekke Anlaşması’nın ortaklarına mesaj vermekte hem de bölgedeki terör örgütlerine yeni kaos alanları açmayı hedeflemektedir. İsrail’in sergilediği bu panik, her bölgesel gelişmeleri Batı’nın icazetine bağlayanların yanıldığını açıkça göstermektedir.
Suriye Türkiye’nin Kaderidir
Türkiye için Suriye, sadece haritada sınırdaş, komşu bir ülke değildir. Türkiye’nin güvenliğinin, huzurunun, jeopolitik geleceğinin kaderidir. Suriye’yi hedef alan her saldırı, Türkiye’nin kaderine yapılmış bir saldırıdır. Türkiye, bunu geçiştirme lüksüne sahip değildir.
Esad rejiminin enkaza çevirdiği Suriye, bir an önce ayağa kaldırılmalıdır. İsrail’in yayılmacılığının önündeki en büyük engel, güçlü ve egemen bir Suriye’dir. Çerçeve Yasası ile sağlanan iç uzlaşı titizlikle korunmalı, sınır ötesindeki terör temizliği tamamlanmalıdır. Mekke Anlaşması’nın altı ekonomik, askerî anlaşmalarla hızla doldurulmalıdır.
İsrail’in bölgesel çılgınlığı, gücünden değil, kurulu statükosunun ellerinin arasından kayıp gitmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye, ön alıcı, cesur ve bağımsız adımlarla bölgenin kaderini küresel odakların eline bırakmayacağını sahada ve masada göstermeye devam emelidir.