Yıllar önce bir yazar büyüğüm bir dertleşme esnasında bana, “Artık roman okuyamıyorum. Zira romanlardaki hadiseleri takip edemiyorum.” dediğinde hem şaşırmış hem de doğrusu onun adına epey üzülmüştüm. Üstelik bunu söyleyen kişi, yeni çıkan romanları da takip etmeye çalışan meraklı bir kalem erbabıydı. Şimdi bu zatın o demlerindeki yaşına yaklaşıyorum ama hamdolsun ki hâlâ roman okuyorum. Bakalım bu devran ne vakte dek sürecek? Okumak nimet!

Çocukluğumuzda ne çok roman okuyorduk oysa. Sadece bizim yazarları değil batılı yazarları da seviyorduk. Bilhassa klasikleri… İyi ki okumuşuz o romanları. O roman kahramanlarını iyi ki tanımışız. Hayatta dem sürdükçe o tiplerin benzerlerini görüyoruz. Üç kâğıtçılar, sahtekârlar, cimriler, hainler, yolda bulduğunu yola çıktığıyla değiştirenler… Sadakat, vefa ve kadirbilirlik duyguları, başlarını alıp başka diyarlara göçtü. İyi ki hayatımızda edebiyat var ona sığınıyoruz.

Geçenlerde elime bir kitap ulaştı: Ova Mülakatları. Adına bakınca önce bir gazetecinin yaptığı röportajlardan oluşan kitap sandım, değilmiş. Mavi zeminli kapağına dikkat edince sol alt köşede “Roman” ibaresini gördüm. O an sevindim. Uzun zamandır roman okumamıştım. Bu vesile ile bu edebî türümüzden mahrum kalmayayım dedim. Yazarı Enes Nilüfer. Ketebe Yayınları’ndan çıkmış. Birinci bölüm, “Yol” ile başlıyor. Sayfanın ilk paragrafında kahramanımızı tanıyoruz. Meğer muhitimiz Fatih’ten. Şöyle başlıyor:

“Size kısa dalga radyonun çekmediği yerlerde geçen bir olaydan bahsedeceğim. Ama söz konusu olay bu yerlerde değil daha yakında. İstanbul’da başladı. Çünkü kahramanımız Eşref, İstanbul’un Karagümrük semtinde Müftü Sokak’ta beş katlı bir apartmanın rutubetli bodrum katındaki küçük bir evde dünyaya gelmişti.” Ben de bu semtte beş katlı ince uzun bir apartmanın son katında oturmuştum. Evimiz o kadar küçüktü ki, kütüphanemi tavana yaptırmıştım. Marangoz bile bu hâle şaşıp kalmış, “Hayatımda ilk defa bir salonun tavanına kitaplık yapıyorum, ilginç!” demişti. Dar yerler bazen insana geniş düşünceler kazandırıyor. Eviniz 55 metrekare ise düşünürsünüz.

Eşref Kestane, İstanbul Üniversitesi Ön Asya ve Prehistorya Arkeolojisi Bölümü’nde yüksek lisans öğrencisi. Harran Ovası’nın üzerinde kurulmuş iki ilçenin kültürel mirasını araştırmak, fotoğraf ve raporlarla kayıt altına almak böylece ovada bulunan arkeolojik sit alanlarının son hâllerini tespit etmek için görevlendirilmiş. Alın iki ortak yön daha. Hem üniversitemiz aynı hem de Enis’in affedersiniz Eşref’in araştırma yaptığı Urfa şehrinin “çeyrek hemşeri” kabul edilen bir ferdiyim. “Peygamberler Şehri”nde ortaokul son sınıfı okudum.

Enis ile Eşref’i karıştırdım az önce değil mi? Ama değil. Esasen edebiyat tarihçileri de diyor ki: “Yazarların ilk romanları genelde otobiyografiktir.” Ne yapsın genç yazar? Bir hayatı anlatacaklar. Kimi, elbette en çok bildiği birisini. Eh onların da en iyi bildiği hayat, kendilerine ait olanı. Yani serencamları, ömürleri, kendi hayatları…

Romanlar tümüyle özetlenmez. Can alıcı kısımlarından bahsedilir belki. Ben de böyle yapıyorum zaten. Ümidim o ki: Meraklı okur, kitabı alıp baştan sona okuyacak. Devamı gelsin: “Eşref bundan sonraki günlerde Harran ve Akçakale’yi sona Pognon mağaralarını, Büyük Sanem Mevkii ve harabe Bezikanı gezdi. Bazen köyleri orta yerinden bıçak gibi yaran ülke hududunu geçtiğini kendi bile fark etmeden dolandı durdu. Mezre-i Telellat, Apemela, Gre Virike, Ceylan Harabeleri, Aida, Marastin, Şehitnusretbey, Medyen, Soğmatar artık avcunun içi gibi olmuştu. Hatta hızını alamayıp Göbeklitepe’ye bile gitti. Buralarda fotoğraflar çekti, notlar aldı. Köylüden efsaneler dinledi, adını sormayı bile unuttuğu kişilerin evinde misafir kaldı. Bazı zamanlarda yerlerde bir şeyler aramaktan başı döndü, sarı kumları çiğnedi, tırmandı, düştü, ayakkabısı yırtıldı, mağaraları on bin yıl önce mesken edinmiş cinlerin hikâyelerinde ürktü.”

“Fazla Hayata Koşma” bölümünün başında Barla Lahikası’ndan alınan bölümü okuyoruz: “Gavs-ı Âzam gibi, memattan sonra hayat-ı Hızırîye yakın bir nevi hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs’ın hususî İsm-i Âzamı, ‘Ya Hayy’ olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur Mâruf-u Kerhî denilen bir kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü’l Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne’l evliya meşhur olmuştur.” Sayfalarda his ve fikir deryasında yüzüyorsunuz.

Geçenlerde Bâbıâli’de Yeni Dünya Vakfı’nın hizmet verdiği Hasanpaşa Medresesi’nde Sultanahmet Sohbetleri’ni yaptık. Kübranur Duran Nilüfer konuşmacımızdı. O gün medreseye sohbet için gelen romanımızın yazarı Enes Bey, dünya tatlısı minik kızı Feyrenuz Bilge’yi, 400 yıllık tarihî binada gezdirdi durdu, onunla yakından alakadar oldu. Şimdi bu satırları yazarken anlıyorum ki iyi yazarlar, genelde şefkatli, merhametli insanlardan çıkıyor. Daha ne söyleyeyim, gecikmeden Ova Mülakatları’nı alıp okuyun, inanın çok seveceksiniz.