(Tefekkür Yazıları)

Üç dört gündür Turhal’dayım.

İnsanın bazen uzaklaşması gerekiyor. Şehirden, kalabalıktan, bitmeyen işlerden. Kendinden kaçmak için değil, kendine dönebilmek için.

Burada zaman başka akıyor. Sabahın sessizliği, toprağın kokusu ve insanın içine işleyen bir huzur var.

Öğlen köy çeşmesine gidiyorum. Buz gibi suyla abdest alıyorum. Ellerim, yüzüm, ayaklarım soğuktan ürperiyor. Suyun soğuğunu iliklerime kadar hissediyorum. Şehirde çoğu zaman farkına bile varmadan aldığım abdestin anlamını burada yeniden duyumsuyorum.

Sonra namaza duruyorum.

Alnım toprağa değiyor.

İnsanın ne kadar küçük, ne kadar muhtaç olduğunu düşünüyorum. Şehirde büyüttüğümüz meseleler, peşinden koştuğumuz şeyler geliyor aklıma.

Bir secdeye sığacak kadar yakınız belki de hakikate.

Namazdan sonra mezarlığa uğruyorum. Taşların arasında yürüyor, otların sardığı kabirlere bakıyorum.

Bir zamanlar onlar da bu yollarda yürüdü. Eve yetiştiler, sofraya oturdular, sevdiklerini beklediler. Yarın için planlar yaptılar. Bütün işleri, söyleyecekleri bir söz yarım kaldı.

Şimdi sessizler.

Büyük şehirlerde görmeye alıştığımız gösterişli mermer mezarların aksine burada sade bir manzara karşılıyor beni. İsim ve ölüm tarihlerinin yazılı olduğu küçük mezar taşları, etrafı taşlarla çevrili mütevazı kabirler… Ölümün karşısında geriye kalan sadeliği hatırlatan sessiz bir ders gibi. Bu sadeliği koruyan Turhal Belediyesini tebrik ediyorum.

İnsan burada ister istemez kendine soruyor:

Bunca telaş, nereye kadar?

Bir gün bizim de adımız bir taşın üzerine yazılacak. Ardımızdan birileri geçecek. Belki durup okuyacak, belki hiç fark etmeyecek.

Peki, geriye ne bırakacağız?

Cevabını mezarlıkta bulamıyorum. Ama bu soruyu yanımda götürüyorum.

Yollara düşüyorum yeniden. Dağların omzunda sis var. Yağmurdan sonra toprak kokuyor. Soğuk yüzüme vuruyor.

Derin bir nefes alıyorum. Çocukluğum, eski günler, unuttuğumu sandığım hatıralar geliyor aklıma. İnsan büyüdükçe geçmişi geride bıraktığını sanıyor. Oysa bazı hatıralar bir kokuya bakıyor.

Bir toprak kokusuna.

Evin önündeki bahçede en küçük kızımı izliyorum. Toprağa dokunuyor, bir o yana bir bu yana özgürce koşuyor. Yüzünde kocaman bir gülümseme var.

Dünya onun için ne kadar büyük. Her şey yeni, her şey keşfedilmeyi bekliyor.

Onu izlerken kendi çocukluğuma gidiyorum. Bizim de böyle koştuğumuz günler vardı. Yarınları düşünmediğimiz, saatin kaç olduğunu bilmediğimiz, akşam olunca eve çağrıldığımız günler.

Köy fırınının başında odun ateşi yanıyor. Alevler kuru dalları sarıyor, odunlar çıtırdayarak yanıyor. İnsanlar fırının etrafında toplanmış. Hamur açan eller, unla beyazlamış parmaklar… Bir yanda hamurlar hazırlanıyor, diğer yanda somunlar kızgın fırına sürülüyor.

Odunun ateşi yüzlere vuruyor. Dumanın kokusu, yanan odunların çıtırtısı ve koyulaşan sohbet birbirine karışıyor. Bu ateşin başında yalnızca ekmek pişmiyor, köyün sıcaklığı, geçmişin hatıraları ve birlikte yaşamanın güzelliği de yeniden canlanıyor.

Fırından çıkan köy somunlarının kokusu etrafa yayılıyor. Dışı çıtır, içi yumuşak. Odun7 ateşinde ağır ağır pişen ekmeğin kendine has bir kokusu, bir lezzeti var. O kokuda çocukluğumdan bir şeyler buluyorum. Kalabalık sofraları, eski evleri, geçmişten kalan sıcaklıkları.

Şehirde ekmeği alıp geçiyoruz. Köyde ise ekmeğin hikâyesine tanıklık ediyorum. Un, hamur, odun, ateş ve emek.

Bir somunun arkasında kaç el, kaç saatlik emek var. Odunu hazırlayan, ateşi yakan, hamuru yoğuran, ekmeği fırına süren eller. Çoğu zaman sofraya gelen nimetin hikâyesini bilmiyoruz. Oysa bir somun ekmekte yalnızca un ve su değil, ateşin sabrı ve insanın emeği de var.

Gündüzleri semaverden kaçak çay içiyoruz. Kahveye gönlümüz var ama çaya sadakatimiz baki.

Akşamları balkona çıkıyorum. Hava soğuk. Kahvemi yudumlarken sokakların sessizliğini dinliyorum. Sonra başımı gökyüzüne kaldırıyorum.

Gece dağların başına gidiyorum. Şehir ışıkları geride kalıyor.

Yıldızlar

İstanbul’da kaybettiğim yıldızları burada buluyorum. Başımı göğe kaldırıp seyre dalıyorum. Kâinat ne kadar büyük, biz ne kadar küçüğüz.

Kur’an’ın şu ayetleri düşüyor aklıma:

"Rahman’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir; gözün âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir."

Mülk, 3-4

Yıldızlara bakarken yaratılışın muhteşem düzenini düşünüyorum. İnsan, bu sonsuzluk karşısında kendi küçüklüğünü ve acziyetini daha iyi anlıyor.

Ama yine de kendini dünyanın merkezinde sanıyor, kendi derdini en büyük dert, kendi meselesini en önemli mesele zannediyor.

Bazen insanın kendine gelmesi için başını göğe kaldırması yetiyor.

Gecenin sessizliğini uzaktan gelen köpek ulumaları bölüyor. Ses, karanlığın içinden geçip dağların arasında yankılanıyor. Bir an durup dinliyorum. Gecenin karanlığı içime bir ürperti salıyor. İnsan, gündüzün alışkanlıklarıyla unuttuğu korkularını böyle anlarda yeniden hatırlıyor.

Büyüklerimiz boşuna söylemezdi.

"Akşamın şerri, sabahın hayrı."

Çocukken bu sözün ne demek olduğunu pek anlayamazdım. Şimdi düşünüyorum da gece, insana yalnızca karanlığı değil, kendi acziyetini de hatırlatıyor. Sabahı beklemek ise aydınlığa, ferahlığa ve yeniden başlamaya duyulan umudu anlatıyor. Belki de büyüklerimiz, gecenin karanlığında korkuya kapılmak yerine sabahın hayrını beklemeyi öğütlüyordu.

Sonbahar kendini hissettiriyor. Cırcır böcekleri susmuş, çiçekler boynunu bükmüş, ağaçlar yapraklarını bırakıyor.

Tabiat da vedaya hazırlanıyor.

Bir zamanlar yemyeşil olan dallar çıplak kalıyor. Yapraklar toprağa düşüyor. İnsan kendi ömrünü düşünüyor.

Gençlik de böyle değil mi?

Bir bahar gibi başlıyor. Ardından hayatın telaşlı yazı geliyor. Sonra insan fark etmeden sonbahara yaklaşıyor.

Zemheri kapıda.

Evlerde kış hazırlıkları başlıyor. Kilerler doluyor, erzaklar biriktiriliyor. Herkes kışa hazırlanıyor.

Ben de kendime soruyorum.

Kış için bu kadar hazırlık yapıyoruz. Peki, ahiret için ne hazırlıyoruz?

Dünyanın kışına hazırlanırken ömrün sonunu bazen unutuyoruz.

Kar yağdığında dağlar beyaza bürünecek. Karın mezarlıkları örttüğünü, toprağın altında yatanları düşünüyorum.

Bir gün biz de o toprağın altında olacağız.

Ama toprak yalnızca son değil. Bir tohumun bekleyişi de orada. Kurumuş bir dalın içinde yeni bir hayat saklı.

Bahar geliyor aklıma.

Kar eriyor. Toprak uyanıyor, dallar yeşeriyor, çiçekler yeniden açıyor. Kış boyunca karın altında sessizliğe bürünen tabiat, baharla birlikte örtüsünü kaldırıyor. Uyuyor gibi görünen yeryüzü yeniden canlanıyor.

Gecenin ıssızlığında Kur’an’ın bir hitabı düşüyor aklıma.

"Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar!"

Müddessir, 1-2

Bu ayet üzerinde tefekkür ediyorum. Baharla birlikte örtüsünü kaldıran tabiat geliyor gözümün önüne. Karın altından çıkan tohum, kurumuş dalda beliren tomurcuk, toprağı yaran filiz.

Her biri sessiz birer tebliğ gibi. Tabiat konuşmuyor ama haliyle anlatıyor. İnsana ölümün son olmadığını, kışın ardından baharın geldiğini hatırlatıyor.

Sanki yeryüzü, uzun bir uykudan uyanıp yeniden hayata çağrılıyor. Yalnızca kendisi uyanmıyor, insanı da uyandırıyor. Her bahar, gözümüzün önünde bir hakikati yeniden dile getiriyor:

Uyan, kendine gel. Nereden geldiğini ve nereye gideceğini hatırla.

Peki, insan?

O da bazen alışkanlıklarının, korkularının ve dünyanın telaşının altına saklanıyor. Günler geçiyor, yaşadığını sanırken hayatı kaçırıyor.

Tabiatın sessiz tebliği karşısında insanın kendine dönmesi gerekiyor. Mesele yalnızca uyanmak değil, neye uyandığını bilmek. Nimetlerin farkına varmak, ömrün kıymetini bilmek, kendisine emanet edilen hayatın hakkını vermek.

Kur’an, insanın nereden gelip nereye döneceğini hatırlatıyor:

"Sizi topraktan yarattık, yine ona döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkaracağız."

Nereden geldiğimiz belli. Nereye döneceğimiz de.

Asıl mesele, ikisi arasındaki ömrü nasıl geçirdiğimiz.

Son gün güneş yüzünü gösteriyor. Bulutların ardından süzülen ışık dağlara, çatılara, bahçelere ve yollara düşüyor. Güneşi seyrediyorum. Bazen insanın içine de böyle bir aydınlık doğuyor. Birkaç günlüğüne uzaklaştığı şehirden, aslında kendine ne kadar uzak düştüğünü7 fark ederek dönüyor.

Turhal’da çeşmenin soğuk suyunu, mezarlığın sessizliğini, kızımın gülümsemesini, fırından çıkan köy somununun kokusunu ve İstanbul’da unuttuğum yıldızları yanıma alıyorum.

İnsanın bazen durması gerekiyor. Göğe bakması, toprağa dokunması, bir mezarın başında susması.

Ben nereden geldim, nereye gidiyorum ve bu emanet ömrü nasıl yaşıyorum?

Allah’ım.

Geldim.

Biraz düşünmeye, kendime dönmeye, nereden geldiğimi ve Sana döneceğimi hatırlamaya geldim.

Beni toprağın üzerinde yürürken toprağa ait olduğumu unutanlardan eyleme. Ölümü hatırlamayı, nimetlerine şükretmeyi ve emanetine sahip çıkmayı nasip eyle. Kalbimi dünyanın geçici süslerine bağlayıp ömrümü zayi etmekten muhafaza eyle.

Ben toprağa aitim. Bir gün yine toprağa döneceğim. Aradaki ömür, bana verilmiş bir emanet.

Göğe yakın olmak güzel.

İnsanın toprağa ait olduğunu bilmesi de.