-İftar Adabı
Ramazan yardımlaşma ve dayanışma ayı olduğu için Müslüman ahali, iftar vakti evinin kapılarını daima açık tutar; yolda kalmış ya da yardıma muhtaç insanları, din, dil, ırk ayrımı yapmadan evlerine davet ederlerdi. İftar sofralarının olmazsa olmazı tabii ki misafirdi... Misafiri olmayan sofranın bereketi de olmazdı. Yemek iki bölümde yenilirdi. Birinci bölümde, iftariyelik olarak adlandırılan su, hurma, tuz, çerez, şerbet türü hafif şeyler ikram edilirdi. Akşam namazı eda edildikten sonra asıl sofra kurulur, konuklara ana yemekler sunulurdu.
-Arife Çiçekleri
Osmanlı’nın toplumsal hayatında çocuklar çok önemli bir yer tutmaktaydı. Dini bayramlar, çocuklar için birbirinden güzel hediyeler ve yeni kıyafetler almak demekti. Aileler, çocuklarına bayram öncesi yeni elbiseler alırlardı. Çocuklar arife günü bayramlıklarını giyer, sevinç içinde sokaklarda boy gösterirlerdi. Halk, güzel giyimli bu çocuklara arife çiçekleri ismini vermişti.
-Sadaka Taşları
Sadaka taşları geleneği başlı başına bir erdem ve bir ahlak düsturudur. Cami, mescit, türbe ve tekkelerin bahçelerine içi çukur taş/mermer bloklar konulurdu. Bu taş bloklara, yani günümüzün deyimiyle yardım sandıklarına, insanlar hayır hasenat için akçe ve altın bırakırlardı. Yardıma muhtaç kişiler de bu taşlara bırakılan paradan, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar olan kısmını alır ve hayır yapan kişiye dua ederdi. Sadaka taşlarının başında nöbet tutan bir görevli bulunmazdı. Çünkü, dönemin serseri ve ayyaşı bile o taşların içerisinde yer alan sadakalara el sürmez, böyle sefil bir davranışa tevessül etmezdi.
-Mahya Sanatı
Osmanlı’da Ramazan denilince akla gelen bir gelenekte, mahya sanatı ile süslenmiş ışık kümelerinden oluşan yazılı levhalardı. Başlangıcı 16. yüzyıla kadar uzanan bu sanat, her camiyi müstakil bir Kehkeşan’a dönüştürüyordu. İki minare arasına asılan ışık kümelerinde, insanları hayra ve takvaya davet eden ifadeler, çeşitli ayet ve hadisler yazılırdı. Bu gelenek, ilk olarak Fatih ve Beyazıt Camii’lerinde uygulanmıştır. Daha sonra Anadolu şehirlerine de yayılan bu ışıkla yazı yazma sanatı, günümüze kadar ulaşmıştır. Mahya ile süslenmiş camiler, kendi lisanlarıyla Rablerini tesbih ederek, adeta gökyüzünde ışıldayan yıldızlara meydan okurlardı.
-Pişi Dağıtmak ve Güllaç Tatlısı
Ramazan ayı gelince, hamurdan yapılan bir tür ekmek olan pişi, Osmanlı’nın maharetli kadınları tarafından mutlaka yapılır ve eşe dosta dağıtılırdı. Osmanlı kadınlarının nasır tutmuş ellerinden çıkan bu lezzetli ekmeğin kokusu tüm sokağı kaplar, sokak kedileri bile dumanı üstünde yeni pişmiş pişiyi dört gözle beklerdi. Ramazan sofrası denilince, akla ilk gelen tatlı tartışmasız güllaçtı. Gül suyu ile yapılan bu hamurlu tatlı, Osmanlı Ramazan mutfağının vazgeçilmez tatlısıydı. Güllaç, mükellef iftar sofralarının her daim başköşesinde yer alırdı.
-Top Atışı
Aleme, büyük bir korku ve ürperti salan Osmanlı topları, bu sefer düşman surlarını dövmez, adeta ilahi bir şarkı gibi tüm cihana Ramazan ayının gelişini ilan ederdi. İmsak, sahur, iftar ve bayramlarda atılan topların devasa sesi küffarın yüreğini titretirken; her top atışı Rabbe adınmış bir niyazın gür sedası olarak müminlere sevinç ve huzur kaynağı olurdu.