İçinizden belki bana "Gündem Obezi" diyebilirsiniz. Hakkınızdır da. Dışarıdan bakınca, "Ne yaparsanız yapın umurumda değilmiş" gibi dururum. Hatta öyle bir rol keserim ki, sanki dünya yansa ben saçımı tararmışım gibi... Ama bir yolunu bulur, kendimi size "önemliymişim" gibi hissettiririm.

Bakmayın, aldanmayın siz o hallerime.

O "cool" duruşun arkasında, hayatı kare kare, bir çizgi roman şeridi gibi izleyen ve anlamaya çalışan o "küçük adam" var. Bugün o şeridin ilk karesini bilerek boş bıraktım. Orayı sizin doldurmanızı istiyorum.

Şimdi, sabah işe giderken otobüste, vapurda ya da metroda tam karşınızda oturan o kişiyi getirin gözünüzün önüne. Belki elinde bir telefon var, kaşları çatık. Belki camdan dışarı, boşluğa bakıyor. Dışarıdan bakınca sıradan bir yolcu... Ama başının üzerindeki o hayali konuşma balonuna ne yazardınız? "Akşama ne yemek yapsam?" mı diyor? Yoksa "Bu ayki kredi kartı ekstresi nasıl ödenecek?" diye mi düşünüyor? Belki de sadece "Keşke şu an çocukluğumdaki o dut ağacının altında olsaydım" diye geçiriyor içinden...

Bu kare sizin. O baloncuğun içini siz doldurun. Çünkü sizin gördüğünüz o "an", inanın bana ajanslara düşen son dakika haberlerinden daha gerçektir.

Sizin zihninizde çizdiğiniz o baloncuğun hemen yanına, ben de semt pazarından, o teyzenin olduğu kareyi, usulca iliştireyim. Telefonuna düşen son dakika bildiriminde "Enflasyon rakamları açıklandı, piyasalar tedirgin" yazıyor. Küresel ekonomi sallanıyor. Ama teyzenin tedirginliği çok başka. O, tezgâhtaki biberleri seçerken pazarcının kaşla göz arasında poşete çürük mal koyup koymadığını takip etmekle meşgul. Gözlerini kısmış, bir dedektif titizliğiyle tartıyı izliyor. Dünya batıyor olabilir ama onun için asıl kıyamet, eve gittiğinde o poşetten ezik bir domates çıkmasıdır. Ve inanın, o domatesin ezikliği, o an için borsadaki düşüşten daha hakiki, daha can yakıcı bir derttir.

Görüntü birden değişiyor. Pazarın o renkli kargaşasının yerini, aniden hastanenin soğuk florasan ışıkları alıyor.

Köşedeki duvara monte edilmiş televizyonda kırmızı bantlı bir haber akıyor. Spiker, sanki az önce dünyanın sonu gelmiş gibi bir ses tonuyla haykırıyor: Borsalar çöktü, diplomatik kriz kapıda, fırtına yaklaşıyor... O kaosun ortasında, insanın içine garip bir sükunet çöküyor. Dilime istemsizce tek bir dua dolanıyor: "Elhamdülillah... Ölene kadar Müslüman kalabilelim, gerisi hallolur."

Başımı yana çeviriyorum, duvarda şaşırtıcı bir detay: Bir sinagog resmi. Öylece asılı duruyor. Bize göz kırpmıyor, bir şey ima etmiyor; sadece orada, o anın sessiz bir parçası olarak duruyor. Tam o sırada, içimdeki o huysuz, o evhamlı ama bir o kadar da yerli ses devreye giriyor. Hani şu "Yaparsak biz yaparız" diyen damar kabarıyor: "Hani kendimizi Türk hekimlerine emanet edecektik? Nerede o emanet?"

Zihnimin diğer tarafı, bir ağabey şefkatiyle hemen cevabı yapıştırıyor: "Tamam oğlum, sakin ol. Doktor Türk işte. Kuruntu yapma."

Derin bir nefes alıp, reçetede yazmayan o ilacı yutuyorum: "Eyvallah."

Haklı. Ne de olsa istatistikler ortada; Türkiye'nin en başarılı, en şifalı sonuçlar veren hastanesindeyiz. Dışarıda dünya yıkılsa da, içerideki bu "biz bize" hal, insana güven veriyor.

Hastaneden çıkarken o televizyona son bir kez daha bakıyorum. Spiker hala bağırıyor. Ama bu sefer sesi duymuyorum bile. Elimi göğsüme götürüyorum, kalbim tıkır tıkır işliyor. O pazardaki ezik domates aklıma geliyor, gülümsüyorum.

Duvardaki resim yerinde, doktor odasında, domates poşette... Şifa da burada, rızık da. Gerisi mi? Gerisi, camın arkasında kalan sessiz bir rüzgar sadece.

Günün Ritmi: Ruhun o tozunu yıkamak, su gibi aziz ve sakin kalabilmek için... Bu hafta isimleri, cisimleri, şarkıcıları bir kenara bırakalım. Dün geceki Miraç’ın sırrı, Cuma’nın bereketiyle harmanlanırken; ruhunuza Saba makamında bir zikir şifa olsun. Gözlerinizi kapatın; o yanık, o hüzünlü ama vuslat kokan makam, dünyanın bütün gürültüsünü silsin süpürsün.