Aşağıda zümrüt yeşili, buz gibi sularıyla usulca ama derinden akan Neretva Nehri. Zamanın kimsesiz bir rüzgar gibi estiği, asırların acısını ve aklını o taş kavislerinde sırtlayan sarsılmaz Mostar Köprüsü'nün tam üzerindeyiz. Düşüncenin ve aklın yeryüzüne nasıl kök salacağını bulmak; işte bu iki yaka arasında, o eşsiz taş kütlesinin merkezinde dururken hissedilen o derin varoluş sancısına benzer.
Kelimelerin ağırlığını kaybettiği, havada asılı kalan niyetlerin paslı birer fısıltı gibi kulakları tırmaladığı bir eşikteyiz. Tepemizde, nehrin o serin yeşiline tezat, ağır, dilsiz ve kurşuni bir gökkubbe uzanıyor. Bulutlar, yere inemeyen yurtsuz fikirler gibi boşlukta asılı dururken; köprünün taşlarına çarpan rüzgar, etrafımızdaki görünmez boşluğu dolduruyor. Düşünce, somut bir bedene sahip olmadan aşağıda akan o deli su gibi akıp gidiyor.
İnsanoğlu gökyüzünde görünmez köprüler kuruyor. Uçsuz bucaksız bir vadide, sese ve hıza hükmettiğini düşünen bir irade, göğün en üst katmanlarına sınırlar çiziyor. Yeryüzünün nizamını bulutların ötesinden kurmaya çalışan bu devasa çaba, insanı havada asılı bırakma, toprağın kokusundan koparma riskini kalbinde taşıyor. Nereden geldiği belirsiz sızıntılar, toprağın kadim idrakini sarsılmaz bir imtihana tabi tutuyor. Göğe uzanan eller, yere basan ayakları unutturuyor.
Aklın gökyüzündeki bu savrulmasını durdurup, eşyayı ve manayı tam kalbinden toprağa mühürleyen o sessiz mimari İdrak Nizamı'dır.
Bu nizam, aklın güzergâhını rastlantılara değil, sarsılmaz bir iradeye teslim etme çabasıdır. Her bir durağın, her bir toplanma yerinin değişmez bir vazifesi bulunur. Kimi durak yolcuya aradığı suyu verir, kimi uzağı görmesi için bir fener yakar. Aradaki görünmez köprüler bu durakları birbirine bağlar. Bizler gerçeğin demlendiği o kuytu köşelere, ağırbaşlı nefes alma alanlarına Fikir Avluları diyoruz.
Çölde geceleyen bir kervanın ateş etrafında elden ele geçirdiği o deri kaplı, yıpranmış defteri gibi ateşin titrek ışığında her avlu, o defterin içine yeni bir kelam ekler. Sayfalar dolar. Kelimeler çoğaldıkça anlam da kendi içinde ağırlaşır, el alır ve vücut bulur. Düşüncenin yeryüzünde bir ağırlık kazanması tam olarak budur.
Göğün ufku ve toprağın düğümü
Selçuk Bayraktar, bu milletin ufkunu her gün biraz daha öteye taşıyor. Gökte çizilen her yeni ve cesur çizginin ardında, yerde biriktirilen yıllarca sürmüş sessiz bir avlu çalışması yatıyor.
İşte o gökyüzüne uzanan asil emeğin ortasında, aynı günün sabahında, bir odanın içinde yeni bir can yeryüzüne ilk tebessümünü bırakıyor.
Selçuk Bayraktar ve Sümeyye Erdoğan Bayraktar çiftinin üçüncü çocukları, bir kız evlatları dünyaya geliyor.
Gökyüzünde kurulan görünmez yollar ne kadar baş döndürücü olursa olsun, insanın yeryüzündeki en ağır, en sarsılmaz köprüsü bir evlattır. Bütün sistemler zamanla eskir. Bütün yapılar rüzgara boyun eğer. Geriye sadece toprağa kök salan o somut ve asil ağırlık kalır. İnsan aklının sınırlarını zorlayarak ulaştığı o yeni avlular, yeryüzünü anlamlandırma çabamızın soluk bir yansımasıdır. Yarına kök salmak, gökyüzüne yazılan destanlarla bitmez. O destanı yarınlara omuzlarında taşıyacak temiz bir nesli yeşertmekle başlar.
Bu sevinçli haberi en ağırbaşlı duygularımla tebrik ediyor; yeryüzüne inen bu yeni canın, milletimizin o köklü Fikir Avluları’nda büyüyüp demlenmesini diliyorum.
Bütün hesapların, yolların ve görünmez köprülerin ötesinde; en kalıcı düğüm, bir çocuğun yeryüzüne açtığı o duru gözlerdir.
Mostar hâlâ ayakta. Nehir hâlâ akıyor.