Köklerin hafızasını yitirenler, kendilerine ışıksız dehlizlerden yeni kahramanlar yontuyor. Uluslararası basının manşetlerine bakılırsa, dünya kendine o sarsılmaz idolü buldu: Dario Amodei. Anlatılan o ki; Amerikan yönetiminin sert rüzgarlarına göğüs geren, devletin o ağır baskılarına boyun eğmeyi reddeden, inatçı ve cesur bir direnişçi var karşımızda. Beyaz Saray’da değişen iklimin ardından, devlete ve orduya kendi sınırlarını dayattığı, sektörü düştüğü çukurdan çekip çıkardığı fısıldanıyor.

En derin tahribatlar, merasim alanına her zaman erdem kaftanıyla iner. Güçlünün kendini zayıfın hamisi gibi pazarladığı bu eski illüzyona yakından baktığımızda, kahramanlık destanlarının yerini soğuk ve hesaplı bir ticaret trajedisi alıyor. Olayları hiçbir yorum katmadan, usulca yan yana koyduğumuzda manzara kendiliğinden belirginleşiyor.

Bir yanda şirketin kuruluş felsefesi olarak ilan edilen o dokunulmaz ilkeler var: Suni idrak sistemlerinin, vatandaşların kitlesel gözetimi için ve insan nefesinin değmediği silahların tetiğinde asla kullanılamayacağı vaadi. Hemen karşısında ise kitleleri gözetlemeyi ticari bir hasada dönüştüren o meşhur altyapılara, amiral gemisi modelinin entegre edilişi duruyor... Ve nihayetinde askeri komuta merkezlerinde hedef tespiti ve sınıflandırma işlemlerinin doğrudan bu soyut aklın insafına bırakılması.

Eski imparatorluklar kılıçla ve kanla büyürdü; bugünün efendileri, insanın sayısal hafızasını hasat ederek sınırlarını genişletiyor. O devasa komuta merkezlerinde kurulan soyut zihin; uydu görüntülerini, uykudaki masum şehirleri ve telsiz aktarımlarını yutuyor. Bir bedeni, vicdanı ve sızlayacak bir kalbi olmayan o yapı, devasa veri yığınlarının içinden askeri hedefleri stratejik sıraya diziyor. Düne kadar haritalar üzerinde binlerce subayın ter dökerek aradığı hedefler, bugün bu sistemler sayesinde saniyeler içinde ve katlanarak artan bir hacimle tespit ediliyor. Kusursuz bir avlak... İnsan, kendi elleriyle oluşturduğu gölgenin altında eziliyor.

Bu gürültülü fırtınaları gözlemleyip bir an için dilimi tuttum; ama uluslararası kürsülerden yankılanan o süslü kelimeler, çoğu zaman çıplak ve hacimli bir gerçeğin üzerini örtmek için dokunmuş birer ipek şaldır. Hatırlayın; 2013 yıllarında küresel gözetim ağları ilk kez ifşa olduğunda, o dönemin dev şirketleri de aynı sahneye çıkmıştı. İnsan hakları nidaları atarak, kullanıcılarını koruyormuş gibi yaparak o tanıdık rolü oynadılar. Sonuç; istihbaratla kurdukları bağların daha da derinleşmesi ve küresel hegemonyanın sarsılmaz birer kalesi haline gelmeleri oldu.

Bugün de aynı kaftan, yeni bir ismin omuzlarında dalgalanıyor. Özgürlük değerlerine bağlı direnişçi rolü, pazardaki sarsılmaz konumu perçinleyen kusursuz bir pazarlama hamlesinden ibaret. Yüzeyde kıyasıya bir bilek güreşi sahnelenirken; arka planda, göçmenlerin takibinden ordunun en mahrem hedeflerine kadar her veriyi işleyen altyapılarla kurulan bağ giderek kalınlaşıyor.

İz bırakmayan bir kalem, sınırı olmayan bir kâğıda hepimizin kaderini yeniden yazarken, bizim payımıza düşen pasif bir seyirci olmak değildir. Bu küresel avlakta yem olmaktan kurtulmanın yolu, karanlığa ağıt yakmak yahut başkasının kurduğu panayırda adalet dilenmek olamaz. Çözüm; o kalemin yazdığı kağıdı yırtıp atmak ve kendi hafıza hudutlarımızı inşa etmektir.

Bir milletin sınırları artık yalnızca denizlerle veya dağlarla değil; vatandaşının sırrına, varlığına ve zihnine çektiği o çelikten duvarlarla korunuyor. Kendi veri topografyasını kuramayan, kendi hesap sisteminin mimarisine sahip çıkamayan toplumlar, başkalarının gölge oyununda figüran kalmaya mahkumdur.

Herkes kahramanın direndiğini sanıyor. Oysa kahraman direnmiyor; sadece, sıradaki avı daha net görebilmek için yüzündeki maskenin bağcıklarını sıkılaştırıyor. Sahnedeki surete inanıp teslim olmak yerine; uyuşmuş rızamızı geri çekip, kendi kalesini inşa etme vakti çoktan gelmiştir. Zira perde inmez; sadece oyuncular değişir.