Kızgın kumların altında yeni bir çağın devasa kervansarayları inşa ediliyor. Uçsuz bucaksız çöller artık suya değil; milyarlarca cümlenin, eski hataların ve hesaplanmış ihtimallerin istiflendiği soğuk ve uğultulu hafıza silolarına ev sahipliği yapıyor. Bir zamanlar göğe bakıp toprağa tevekkülle tohum bırakan o ağırbaşlı vakar, yerini her bir fısıltıyı toplayıp yarın atılacak adımı mutlak bir kehanetle dayatan bu devasa kulelerin kusursuz hesaplarına bırakıyor.
Düşünün ki geçmişin tüm çelişkileri bu devasa istifin süzgecinden geçip önümüze "en muhtemel" son olarak sunuluyor. Bu, isabetli bir öngörü değil; iradenin kendi rızasıyla usulca ortadan çekilişidir. İnsanlığın binlerce yıl boyunca yüz yüze geldiği her belirsizlik, her çatallanma, gece aydınlığı bekleyen her uyanık zihin şimdi o silolarda sayısal bir tortul olarak birikmiş yatıyor. Ve o tortuldan damıtılan şey, bize özgürlük değil; olasılıkların en kalabalığını sunuyor.
Zihin çeperimizde yaşanan bu tutulma, geçmişin ağır yüküyle geleceği felç etmektir. Yaşanan her bir sarsıntıyı milimetrik olarak depolayan idrak, taze ve esnek olana sağırlaşır. Önüne çıkan ilk yol ayrımında kendi sezgisine değil, milyarlarca ayak izinin onayladığı o ezberlenmiş, kalabalık ve risksiz patikaya sapar. Böylece tarihin en büyük hafıza obruğu, aynı zamanda insanlığın en sessiz iradeyi aşındırma aracına dönüşür.
Peki ya kelam? Bizi birbirimizin tekrarı olmaktan kurtaracak o ince çizgi, bu teslimiyetin neresinde incelip kopuyor?
Bir toplum, sözün sonuna hangi hecenin geleceğini o devasa istatistiklerle peşinen hesaplayabiliyorsa, orada cümlenin bereketi kurumuş demektir. Herkesin sonunu bildiği bir hikayenin vakarı yoktur. Oysa ferasetin ve devlet aklının en keskin sınavı, tam da o beklentinin dayattığı mutlak kesinliğin reddedildiği yerde başlar. Çünkü büyük kırılmalar, büyük keşifler ve büyük dönüşümler hiçbir zaman o yüzde doksan sekizlik ihtimalin içinden çıkmamıştır. Hepsi o kalan küçük ve karanlık yarıktan süzülüp gelmiştir.
Bir yanda; çölde yeni hafıza siloları kurup tüm kararları bu yığınların istatistiğine bağlayan devasa bir sermaye aklı. Karşı yanda; geçmişin ağırlığını sırtından atıp sadece kendi vicdanının pusulasıyla o meçhule yürüyen irade. İkisi de aynı rüzgarın altındadır.
Şimdi yeryüzünün o kızgın ve boğucu uğultusundan sıyrılıp, zihninizi uçsuz bucaksız, serin bir okyanusun sularına bırakın. Yüzeyde kopan fırtınalar, dalgaları binlerce yıldır o ezberlenmiş kıyılara sürükler. Yüzey kalabalık, gürültülü ve sıcaktır. Oysa metrelerce aşağıda, o zifiri ve buz gibi derinliklerde yolunu arayan yalnız bir balık, yukarıdaki o devasa akıntının hesabına uymaz. Kendi iradesinin pusulasıyla, suların o engin ve sessiz hafızasında usulca süzülür. Uyanış, yüzeydeki o telaşlı dalgaya teslim olmak değil, derinlerin o keskin serinliğinde kendi istikametini çizebilmektir.
Suların altındaki bu bağımsız sükût, yeryüzüne çıktığında kayaları usulca yararak büyüyen asırlık bir zeytin ağacının köklerinde yankılanır. Rüzgarın hangi gümüşi yaprağı, saniyenin hangi kesitinde yere düşüreceğini hesaplamaya çalışan o boğucu uğultuyu susturun. Şimdi o boğumlu gövdeye dokunun ve sadece o yaprağın toprağa kavuşurken çıkardığı eşsiz hışırtıyı dinleyin. Birbirinin aynısı gibi görünen milyonlarca düşüşün içinde, hiçbirinin diğerine benzemediği oradadır. Ve o benzersizlik, hiçbir silonun tutamayacağı tek gerçektir.
Toprağın hafızası, asırlık bir bilgenin sesiyle o kadim gerçeği fısıldar:
"Kalabalığın çiğnediği yolu ezberlersen, sadece toz yutarsın evlat. Kök, herkesin yürüdüğü o aydınlıkta değil, toprağın kimseye söylemediği o sessiz derinlikte büyür.