Asırlardır Anadolu coğrafyasına yayılmış şehirlerimiz ve diğer büyük diye tabir ettiklerimiz, şehirleşme açısından bugün nerede? “Şehirleşme hezeyanı tarihî mekânlarımızı çoğu yerde acımasız bir şekilde katletti gözümüzün önünde.” Tarihi mekânların özellikle son yıllarda daha fazla öneme haiz olsalar bile, yine gittiğimiz, gezdiğimiz ve gördüğümüz birçok yerde bir kaleden ve birkaç tarihî camiden başka geride kalan yok. Hâlbuki Batı’da savaşlarda bile, bu tür yerler yıkılmasın diye göğsünü siper eden insanları görebilirsiniz. 2.Dünya Harbi sırasında Avusturya’da gençlerin, Alman savaş uçaklarına karşı, tarihî dokuyu yıkmasınlar diye, eserlerin üstüne çıkarak, vücutlarını kalkan olarak kullandıklarını okuyabilirsiniz bir yerlerde.
Yine, doktora tezi Girit üzerine olan ve oradan aldığı davet üzerine bu eski Osmanlı toprağına giden Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü Prof. Dr. Ersin Gülsoy’un yıllar önce bir konuşmasında anlattıkları, konunun önemini çok daha net bir şekilde ortaya koyuyor:
“Asırlarca elimizde kalan Girit’teki Osmanlı eserlerinin hepsini restore ediyorlar şimdi. Resmo’da, Kandiye’de, Hanya’da hummalı bir faaliyet var. Sadece 2.Dünya Savaşında Almanların yıktığı dört camii yok. Diğerleri hep ayakta ve tamir ediliyor. Ve bu eserler müthiş derecede turist çekiyorlar bugün.” İşte bizim bakış açımız ve hâlimiz, işte onların ki!
Seyahat edilen bazı şehirlerle ilgili, gezen kişinin şu türden cümleleri olur bazen: “Geniş ve tertemiz bulvarları, bakımlı ve görkemli yapılarıyla modern bir kent. Ağaç ve taş burada barış içinde yaşıyor.” Ayrıca yeşilliğinden, parklarının, bahçelerinin güzelliğinden de söz edilir. Tıpkı bir zamanlar bizim ülkemizi gezen seyyahların bizden söz ettikleri gibi. Parklarında büyük adamlarını hatırlatan, adlarına dikilmiş anıtlar ve heykeller de vardır bu şehirlerde...
Bulunduğunuz şehre bazen uzaktan bakarsınız. Gözünüzü alan görüntü hiç hoşunuza gitmez. Yıllar içerisinde şehir kavramının içini dolduracak bir yerleşim birimi oluşturamadığınızı görmek acı verir. Yıllar yılı estetikten ve güzellikten, uyumdan ve ahenkten yoksun barınaklar kümesi inşa ¬¬¬¬¬ettiğinizi görürsünüz. Yapılar betonarme ve çok katlı olsa bile bu mekânlar, kalabalıkların kafasını soktuğu “dam” hüviyetinden çok da ileri gitmez, diye düşünürsünüz.
Oysa “Kültürel bir çevre oluşturma geçmişten geleceğe uzanan ve aralıksız sürdürülen bir çabadır. Bu çabanın, bilim, ahlak, sanat, din, mimarî sosyal çevre gibi alanlarda en yoğun sürdürüldüğü mekânlar şehirlerdir. Kültür insandan yön alır ve aynı zamanda ona yön verir. İnsanoğlu özgürlüğünü ve kişiliğini tabiatta değil, kültürel çevre içindeki pratikleri ile kazanır. Kültürel çevreden kopuk, onu hesaba katmayan topluluklar kendi şehirlerini kuramazlar. Her kültür çevresi kendi şehrini kurar, her şehrin kimliğini yansıtan kendince bir yerel kültürü vardır.”
Özellikle şehrin merkezindeki kendi haline bırakıldıkları için çoğu harap olmuş eski evlerin yıkılarak; kaç kat olacağı ilgililerin insafına bırakılan binaların yapılıyor olmasının, bu yöndeki hassasiyetleri gelişmiş kişileri ziyadesiyle üzdüğü bir gerçek… Bir sokağa bakıyorsunuz; binaların biri bir metre ileride, diğeri ondan iki metre geride, öteki daha ilerde... Çatıların birbiriyle olan seviyesi de aşağı yukarı böyle. Dış cepheler derseniz; çoğu bir felaket... Uyum denen bir şey yok aralarında... Çirkin mi çirkin renklerle boyalı... Velhasıl binalarda da iç karartıcı bir görünüş hâkim.
Peki, sorumlularının bu duruma kayıtsız kalmalarına ne demeli? Böylesine çirkin şehirler kurmak, bu alanda görev ve sorumlulukları olanların hayırla yâd edilmelerine vesile olabilir mi? Ferah, mimarî açıdan belli bir güzelliğin hâkim olduğu ve iyi görünümlü binalardan müteşekkil şehirler, gelecek nesiller için de iyi birer örnek teşkil edebilir hâlbuki.
Bir yazarımız, şehirlerimizin "güzellikten" bu kadar uzak düşmesinin sebeplerini irdelerken şöyle bir yorumda bulunuyor; “İslam sufilerinin dediği doğrudur: İnsan bozulursa, kâinat da bozulur.” Gerçek olan şu ki, yaygın ve hayatın derin tabakalarına sızmış bir çürüme ve fesat hali yaşıyoruz. Kentlerimiz; zihinlerimiz ve ruhlarımızın içinde bulunduğu kirlilik oranında kirli ve sorunlu.(...) Şu halde kentin kurtuluşu insanın kurtuluşuyla yakından ilgilidir. Tekrar etmek gerekirse, mademki insanın bozulması kâinatın bozulmasına sebep olmaktadır; bu durumda insanın felahı ve salahı, varlığın, sosyal ve tabii çevresinin, yani şehrinin de kurtuluşuna yardım edecektir. Her şey insanda başlayıp, yine insanda bitiyor.”
Binalarda, bölgelere göre belli bir kat sınırlaması olsa bile, aynı mahalde, farklı kat sayısına sahip binalar görebilirsiniz şehrimizde. Bu duruma göz yumanların, ara sıra da olsa kendilerini hiç hesaba çektikleri olmuyor mu diye merak ediyor insan...
Ne var ki, son zamanlarda tarihi eserlerin etrafındaki harap olmuş eski yerleşim yerlerinin temizlenerek, çevre düzenlemesinin yapılıyor olmasını görmek sevindirici. Şehrin geçmişle ilgili yüzünün iyice ortaya çıkması ve buraların arsa haline getirilerek kooperatifçilere verilmemesi takdir edilecek bir davranış. Ancak bizim bu konudaki bilinçsizliğimiz ya da kayıtsızlığımız da gösteriyor ki; "çevre ve kültür" kavramı hâlâ daha bir şey ifade etmemektedir bazı kişilere. Dünyanın hızının ve nelere itibar ettiğinin farkında değiliz. Konuşmalarımızda böyle söylemesek de uygulamalarımız zamanın geçişini "durağanlıkla" izah ettiğimizi açıkça ortaya koyuyor. Bunun sonucu olarak da elimizdekilerin kirletilmesi bize ıstırap vermiyor.
“Geleneksel kent kültürünün ve kent yaşamının en ciddi tehditlerinden biri olan kenar mahallelere, Macarcadan aldığımız ve aslında “kent anlamına gelen “varoş” adını vermemizdeki traji komiklik, içinde bulunduğumuz vahim düşüncenin ve kültürel karmaşanın çok ilginç bir kanıtı değil midir?"(Cogito, Yaz, 96)
Şair Ahmet Uysal; “Şehirdir Acıtan Kalbimi” şiirinin bir bölümünde; “Şehrini arayan bir nehirdim/ Arar gibi eski bir sevgiliyi / Her yanım toprak, tuz ve kum / Köpüğü dağılmış bozkırda /Çoktan unutmuş çıktığı vadiyi” derken, şehrin sakinlerine ya da bir şehrin eskilerine sesleniyor.
Çıktığı vadiyi unutmanın şehirleri ne hâle getirdiğini ve şehirlere ettiğini gözümüzle görmemize rağmen, şehirlere hak ettikleri değeri vermenin ve şehrin ruhuyla uygun düşecek olanları yapmanın zamanının gelipte geçmekte olduğunu umursamıyoruz. Olanlar ve bitenler; şehir kavramını çözüp, gerçeğin kalbinden süzülen bilgiyle onları yeni baştan onarıp, kurup, mamur edip, sesine kulak verme yönünde olmadığından, belki de bir gün söyle seslenecektir şehir: “ Ak ey semâvi nehir! Temizlensin bu şehir…” Belki; “İnsanlar giderken kentler kalabilirdi. Bırakmadık, oburluğumuz onları da yok etti.”
Yararlanılan Kaynaklar: 1.Emir Kalkan, Hoşçakal Şehir, Ötüken Yayınları, İst.2005. (s.7.8.9.17.) 2. İnsan ve Kent, İslam Geleneğinden Günümüze Şehir ve Yerel Yönetimler. 3. Tarık Demirkan, Cogito, Yaz, 96