Güzellerin bahçesinde açılan

Lâle midir, sümbül müdür, gül müdür?

Beyaz gerdanına inip dökülen

Zülüf müdür, kâkül müdür, gül müdür?

Sencileyin güzel nerde bulunur?

Her kaçan görürsen aklın alınur

Rüzigâr estikçe durmaz salınur

Selvi midir, semen midir, dal mıdır?

Kaşın kudret kalemiyle yazılmış

Güzel, hicrin ile bağrım ezilmiş

Mah yüzünde çifte çifte dizilmiş

Benler midir, fülfül müdür, lâl mıdır?

Güzelsin Yusuf’un manendi eşi

Bir umulmaz gavgaya uğrattın başı

Gevheri deryâ mı gözünün yaşı

Murad mıdır, Ceyhun mudur, sel midir?

Yukarıdaki mısralar Âşık Gevheri’ye ait… Gevherî; vurgunu olduğu güzeli bu mısralarla övüyor, methediyor. Güzelliğin meftunu, güzelin tutkunu olmayan var mı ki zaten… Hemen herkesin, ömrü boyunca mutlaka bir güzelin kaygusunu çektiğini, hasretiyle yanıp tutuştuğunu sanmamız hiç de yanlış bir düşünce olmasa gerek. Kâinattaki bin bir çeşit güzelliğin hiç olmazsa birine bile ilgi duymayan kaç kişi var? Hiçbir güzelliğin esiri olmadıklarını iddia edenler bile, kendilerini yokladıklarında, içten içe bir şeylerin özlemini çektiklerini, ulaşmak istedikleri bir güzelliğin olduğunu fark edecek ve bize hak vereceklerdir. Bu bir şeyler, güzel olan, güzellikten nasibini almış, her varlık olabilir. Gerçekte, evrende bulunan her şey güzeldir, önemli olan güzelliği görüp, yakalayabilmelidir. Hakiki manada insan olmanın, insanlığın gereklerini yerine getirecek bir sorumluluk anlayışına ulaşmanın ilk şartlarından biri de güzelliğin aşığı olup, uğruna acı çekmektir belki de… Çünkü acı insana olgunluğun meyvelerini tattırır, iyiliğin ve sevginin yolunu gösterir. İnsanları daha iyi anlamamıza, onlarla derin ve ince dostluklar kurmamıza sebep olur.

Güzellik kavramı üzerine kelam ederken; vurgulamamız gereken önemli bir nokta da varlıkların ve olayların güzel yanlarını görme konusudur. Bunu başarabilen insan, karamsar ve mutsuz düşüncelerden yakasını kolayca sıyırır, güzel düşüncelerinin enginliğinde ferahlar, kendine gelir… Âşıklar da güzelliğin meftunuydular. Ama onların gönüllerinde güzelliğin sembolü sevdikleriydi. Bütün güzellikleri onun mah cemalinde görüyor, güzelliği onunla özdeşleştiriyorlardı. Ve bütün maharetlerini gösterip, kelamın yardımıyla onu övüyorlardı.

Yaratıcının kudretini gösterdiği en nadide varlık insan… İnsandan akseden ve ruhumuzda velveleler uyandıran güzellik ve ona duyulan hasret bazı kişilerde daha büyük, daha kabına sığmaz oluyor. Âşıklar bunun en iyi misali işte… Sadece âşıklar mı güzellik karşısında kaplarına sığmaz olmuşlardır. Tabii ki hayır. Gün gelmiş, yiğitleri bahtından, sultanları tahtından etmiştir güzellik…

Güzelliğin ruhunda estirdiği fırtınaların esiri olan kişilerden biri de Âşık Veysel… Âşık Veysel’in, insanın aklını baştan alan ve mecnun edip dağlara düşüren güzeller için söylediği şu mısralara kulak verin:

Salınıp giderken boyunu gördüm

Selvi miydi fidan mıydı boy muydu?

Eğmiş kaşlarını yayını gördüm

Kılıç mıydı gamze miydi yay mıydı?

Güzel keklik gibi geziyor taşta

Gören âşıkları yakar ateşte

Avazı bülbülde sedası kuşta

Keklik miydi turna mıydı toy muydu?

Taramış zülfünü dökmüş gerdana

Yel estikçe dalgalanır her yana

Dedim dilber çevir yüzün bak bana

Gözleri yıldız al yanaklar ay mıydı

Arasan dünyayı bulunmaz eşi

Siyah bulut perdelemiş güneşi

Ah çekti gözünden sel etti yaşı

Deniz miydi derya mıydı çay mıydı

VEYSEL şatır beyan eder derdini

Terk edemem ezberini virdini

Dilim tutup soramadım yurdunu

Yayla mıydı kasaba mı köy müydü

Âşık Veysel; az önce dinlediğiniz mısralarda işte böyle methediyor güzeli, güzelin kaşını, gözünü, boyunu, posunu… Ama uğruna gözünün yaşı nehir misali akan âşık, yine de pişman değildir çektiklerinden… Biliyor ki sevgilinin sevgisine nail olmak hiç de kolay değildir. Çok zaman naz eder, bazen de bütün yalvarmalara yakarmalara rağmen, bin bir türlü işve, bin bir türlü eda içinde arkasını döner gider. Gönül teli berhava olan âşık bu tavır karşısında ne yapacağını, hangi yana döneceğini ve kime yalvaracağını bilemez. Bu konuda ona en büyük yardımcı, onu yaratan ve bir de sazının telinden yükselen mısralardır. Gönlüne ve derdine en büyük teselli olan bu sözler, içindeki yangını biraz olsun soğutur. Ama her şeye rağmen âşık maşukundan vazgeçmez ve küsse bile her zaman gönül mihrabında oturmasına izin verir. Çünkü dikenli de olsa, o dikenler yüreğini kanatsa da gül yine güldür. Âşık gülsüz, ğül âşıksız olamaz. Tıpkı, Âşık Mevlüt İhsani’nin bir şiirinde dediği gibi:

Nazlı yâre canım kurban dedim de,

Çevirdi arkasın sustu gelmedi

Emrah gibi yol gözettim bir zaman

Gitti Selvi gibi küstü gelmedi.

Ne vefa dünyanın bir akçesinde

Bir mendil, bir bıçak yâr bohçasında

Leylâ al yeşilli gül bahçesinde,

Mecnun dağ başında esti gelmedi.

Âşık ne kalmışsın aşkın hayında

Nicesi kavruldu sevda yayında

Şirin al giyerek zevk sarayında

Ferhat kafasını ezdi gelmedi.

Mevlüd İhsani’yim aşkın harabı

Beni sarhoş etti dostun şarabı

Nesimi, Mansuri, Mühyet Arabi

Düşmanı gül attı, dostu gelmedi.

Sözümüzün bir yerinde de dedik ya, herkes bir güzelin meftunudur. Güzele meftun olmamak, sihrine kapılmamak elde mi ki? Çünkü “gönül ferman dinlemez.” demiş eskiler… Bir güzelin, candan bile aziz bilinen bir sunanın mahcemâline sevdalanıldığı zaman, artık akıl baştan uçmuş, maşuka duyulan aşk, ona kavuşmak istiyakı, onun gönlünde var olma arzusu almıştır onun yerini… Gönlü alev alev yanan âşık, ah-u zâr içine düşmüştür hepten… Bazıları gibi, hele birde ezelden meftunuysa bir güzelin… Yüreğindeki iniltinin, bağlılığın kaynağı çok büyük olmasına rağmen, alevi, közü olmadan yakıp kavuruyorsa… Ama yine de yârin defterinde ismini bulamıyorsa… İşte o vakit, sormayın halini… İnlemenin, sızlamanın haddi, hesabı sorulmaz olmuştur o zaman iyice… Adı ülkemizin sınırlarını aşan Narmanlı Âşık Sümmani de onlardan biridir ve bir şiirinde bu düşüncelerini şöyle dile getirmektedir:

Tâ ezelden bir güzele meftûnum

Dostlar, bu aşk etti pek bîzâr beni

Yitirdim Leylamı, ben bir Mecnunum

Yıllar var terk etmez âh-u zâr beni…

Bana derler alevin yok, közün yok,

Bu dünyada itibarım, sözüm yok,

Yokladım kendimi bir kem özüm yok,

Yâre şekvâ kılmış rûzigâr beni…

Sümmâniyim, kendi kendim okladım

Şadlık taksiminde ismim sakladım

Yârin fikir defterini yokladım,

Yazmış bundan böyle ihtiyar beni…