Sekülerleşme meselesini konuşurken düalist bir yapıyı ifade eden dini ve dünyevi otorite ayrımını göz önüne almak gerekir. Bu ayrım aynı zamanda çifte hakikat alanı denilen dini ve dünyevi hakikat gibi bir ayrımı birlikte getirir ki, burada birbirinden otonom iki hakikate atıfta bulunulmaktadır.

Benzer bölünmeler Batı düşüncesinde Ruh/beden, mana/madde, Din/dünya şeklindeki ayrışmalarda da kendisini göstermektedir. Bunlara dayanarak insan faaliyetleri başta olmak üzere bir bölünme yaşar. Buna göre bir takım insan faaliyetleri seküler, bir kısmı da dinidir. Dolayısıyla bir ayrımı daha burada görmekteyiz; kutsal ve seküler. Esasen kutsal ve seküler ya da dini ve dünyevi ayrımları ilk bakışta makul olarak görünür. Dinsel ibadetler vardır insan hayatında ve kutsallar vardır fakat aynı zamanda yemek yemek, giyinmek, para kazanmak gibi faaliyetler vardır ki, bunlar ayrışmada seküler kategorisinin içine dahil edilirler.

Bu durumda “seküler” olan Tanrı ve dinden bağımsızlaşmış bir alan olarak tanım bulmaya başlamıştır. Aslında Hıristiyan/Batı düşüncesinin temel karakteristiği böyle çifte bir hakikat alanına sahip olmasıdır. Üstelik bu durum sadece Batı düşünce tarihinde Descartes’la başlayan bir perspektif değildir. Tarih boyunca insanların uğradığı bir kazadır ki, Tevhidin olmadığı durumlarda açığa çıkmaktadır. Doğrusu Roma dönemi ile Ortaçağ da bunların bir istisnası değildir. Söz gelimi; Ortaçağ’da dinsel alanın/otoritenin dünyevi üzerine egemenliği aynı zamanda bu iki alan ayrımının varlığının devam ettiğini bize göstermektedir. Modern zamanlara ulaşıldığında bu iki hakikat alanının birbirinden kurumsal olarak ayrışması (seküler) bir çözüm olarak sunulmuştur.

Hıristiyanlık orijinalinde tevhidi bir dindir. Tevhid demek öncelikle çifte gerçeklik alanı üzerine değil, tek hakikat üzerine odaklanır. İslami perspektiften ilk insan ve ilk Peygamber’den itibaren tüm peygamberler özünde tevhidi dini beyan etmişlerdir. Hıristiyanlık Hz. İsa’dan çok kısa süre sonra parçalanma yaşayarak hakikat alanlarını ayrıştırmıştır ki, teslis inancını da bu minvalde okumak gerekir.

Modern zamanlarda sekülerleşme ile ilgili iki teori kendisini göstermiştir. İlki olan klasik sekülerleşme teorisi, insanların modernleştikçe, geliştikçe, bilgisi arttıkça giderek sekülerleşeceği ve dine ihtiyacının azalacağı şeklinde idi. Bunu kuvvetle söyleyen Peter L. Berger sonra bu teoriden vazgeçti. Şimdilerde ise eklektik teori reveçtadır ki, toplumlarda hem seküler hem de dini olanın birlikte işlediğini söylemektedir özetle. Aslında bu teorilerin göremediği şey şudur; Öncelikle dinin insan hayatını terketmediği; hatta dünyayı açıklama konusunda yapabildikleri artmasına rağmen dine başvurunun arttığı görülmektedir. Eklektik teori, özünde kutsal ve seküler ayrımından ilerlediği için bunların birlikte işlediğini öne sürmektedir. Olan ise dinin insan hayatından bir yere gitmediği fakat dinin referans gücüne bakılması gerektiğidir.

Kimilerine göre insanların dine olan müracatının giderek azaldığı şeklindedir. Burada önemli bir ayrımı belirtmek gerekir. İnsanların kurumsal dinlere başvurusunun azalması ile insanın dinden vazgeçişi farklı durumlardır. Esasen toplumlarda spritüel inançlara doğru yönelimler giderek artmaktadır. Bunlar ise son kertede insanın “kutsal”dan vazgeçemeyişinin bir sonucu olarak seküler kutsallar üretmesidir.

Denilebilir ki, insanda “aşkın”la bağlantı fıtri bir durumdur ve bu bağın kurulması farklı biçimlerde gerçekleşmektedir ki, kimi zaman kutsallaştırma biçiminde işlemektedir. Konuya inşaallah devam edeceğiz.