İslam ümmeti tarihi boyunca içerden üretilen fitnelerle uğraşmıştır. Resûlullah'ın (S.A.V.) vefatından hemen sonra ortaya çıkan ve “firakı Dâlle” yani sapık fırkalar denilen nice fırkalar bunun açık örnekleridir. Ancak biz çoğu kere düşmanın planlı tuzakları olan bu örgütleri, İslam mezhepleri gibi kabullenerek yaklaştık. Evet, bunlar da İslam ve Müslüman ismini kullanıyorlardı ama çoğu kere islam’la alakası olmayan dine karşı din projeleriydi. Bizim artık net bildiğimiz “FETÖ”

“DEAŞ” “İŞİD” gibi örgütlerin dine karşı din projesi olması gibi tarihteki nice fırkalar da böyledir.

Bunların en uzun soluklusu ise “ŞİA”dır. Şia efendimizin vefatından hemen sonra Halis Muhlis bir Yahudi olan Abdullah b. Sebe’ tarafından geliştirilen derin bir projedir. Takiyye’yi dinlerin bir esası olarak koyduklarından bulundukları her ortamın rengini ve şeklini alarak varlıklarını hep devam etmişlerdir. Tabi islam ümmetine karşı en kullanışlı bir örgüt olduğundan tarih boyunca “Haçlı-Siyonist” ittifakının en kullanışlı manivelası olmaya da devam etmiştir.

Şia Ümmetin hadis kaynaklarının hiç birini kabul etmemektedir. Çünkü hadis kaynakları, Sahabenin sonraki kuşaklara aktarımıyla oluşmuştur. Şia ise 3 veya 14 sahabe dışındaki tüm sahabeyi mürted olmuş kabul etmektedir. Dolayısıyla tekfir ettikleri bir kuşağın rivayetlerini kabul etmeleri mümkün değildir. Tabi Kur'an da aynı sahabeler tarafından gelmiştir ve onu da kabul etmemeleri gerekir. Ama toptan reddetmeleri durumunda İslam ümmeti içinde kalıp ümmeti bölme planlarını sonuçsuz bırakacaktır. Bu sebeple birçok çelişkilerle varlıklarını devam etmektedirler.

Şia’nın Kur'an’a yaklaşımı da ciddi sorunlar içermektedir. Kur'an’a yaklaşımları sureta ümmetle aynı gibi dursa da detaylı incelendiği zaman aslında bu konuda da ciddi sapmaların olduğu görülür. Örneğin Şia’da bizim “Buharî” gibi değeri ve ağırlığı olan “Usul’ül-Kâfî” de şu ifaderler yer almaktadır. “Kur’an aslı itibariyle on yedi bin âyetti.” (Küleynî, el-Kâfî (Beyrut: Menşûrâtu’l-Fecr, 2007, 2/350.) Bu iddiaya göre Kur'an'ı Kerim’in 10.764 ayeti çıkarılmıştır. Beyyine sûresi Kureyş’ten yetmiş kişinin nesepleriyle birlikte ismini içeriyordu fakat bunlar çıkarıldı. (Küleynî, el-Kâfî, 2/349.) Ahzâb Sûresi, En’âm Sûresi gibi idi fakat onun içerisinden Ehl-i Beyt’in faziletlerini çıkardılar.

Yine Kur’an’da da hiç yer almayan “Nûreyn Sûresi” ve Hz. Ali’ye itaat ve hürmetin gerekliliğinden söz eden yedi âyetlik “Velâyet Sûresi” isminde sûreler vardı ve bu sûreler de tamamen çıkarıldı. Birçok yerde Ali'nin ismi, birkaç yerde Muhammed ismi, bazı yerlerde ise münafıkların isimleri çıkarıldı. Fatıma’ya ait ve elimizdeki Mushaf’ın üç kat büyüklüğünde bir Mushaf vardı. (Sakıp Yıldız, “Şîa’nın Kur’ an-ı Kerim ve Tefsiri Hakkındaki Görüşleri”, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5 (1982), s. 51.)

Tabi bu iki kaynaktaki ayrılık doğal olarak diğer kaynaklarda da ayrışımı getirmiştir. Gömleğin ilk düğmesinin ders iliklenmesi misali, Şia İslam ümmetiyle Kur'an ve Sünnette ayrışınca akide, fıkıhta, usulde vs. İslami ilimlerde de tamamen kendine has bir yol izlemiştir. Hele siyer ve İslam tarihinde zaten uzlaşma ihtimali yoktur. Çünkü Şia Kur'an ve Sünneti sonraki nesillere aktaran sahabeyi tekfir etmekle işe başlamıştır. Yani pınarın başını töhmet altında bırakınca onlar vasıtasıyla ümmet ve insanlığa aktarılmış olan kaynaklar da kendilerince bulanmış olmaktadır.
Bu konuda o kadar ileri giderler ki, Kur'an’dan kimi ayetleri de bu iddialarına alet ederler. Kafirler için indiği net olarak bilinen ayetlerin sahabeler için indiğini söylerler. Örneğin; “İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah, onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir.” (Nisa 4/137) Ayeti kerimesini akıl almaz bir şekilde ilk üç halife için indiğini iddia ederler.

Kuleyni derki: “Bu ayet; falan, falan ve falan; (yani Ebu Bekr Sıddık (R.A.) Ömer (R.A.) ve Osman (R.A.) hakkında nazil olmuştur. Zira bunlar önce iman ettiler. Sonra Resûlullah (S.A.V.) İmam-ı Ali'nin (R.A.) imametini ilan ettiğinde kabul etmeyerek kâfir oldular. Daha sonra Resûlullah (S.A.V.) bunları çağırıp imam-ı Ali’ye beya’t etmelerini söyledi, onlar da beya’t edip tekrar iman ettiler. Ancak Resûlullah'ın (S.A.V.) vefatından sonra bu beya’tlerini atıp birbirlerine beya’t etmekle küfürde daha da ileri gittiler. ()

Bu ayeti kerime hemen tüm müfessirlerin ittifakıyla Yahudiler ve münafıklar için inmiştir. Yani Mûsâ Peygambere inandıktan sonra buzağıya taparak kâfir olan, sonra tekrar dine geldikleri halde İsa gelince ona inanmayan ve Hz. Muhammed'e (S.A.V.) karşı büsbütün inkârlarını arttıran Museviler hakkında nazil olmuştur. Yahudilerin bu dönekliklerini; Uzeyr, Davud, İsa ve Muhammed (as) arasındaki gelgitlerine yorumlayanlar da vardır. Sonraki âyetin siyakına binaen münafıklar hakkında indiğini söyleyen müfessirler de az değildir. (Fahruddin Muhammed b. Diyauddin er-Razi, Tefsiru Fahri’r-Râzî, c. 11, s. 79, Dar’ul-Fikr, Beyrut, 1990.)

Ayeti tefsir sadedinde kullandıkları “falan” kinayelerini ilk okuduğum zaman Şia’nın ehlisünnetin şimşeklerini üzerlerine çekmemek için takiye yaptıkları kanaatine varmıştım. Ancak yaptığım araştırmalarda dehşetle öğrendim ki, Şia –hâşâ- necis ve lanetli gördüğü bu isimlerle dillerini kirletmemek için kinaye kullanmaktadırlar. Nitekim “ehlisünnet” için de “Nasibî” veya “Nevasıb” ifadesini kullanmakta ve onları da necis görmektedirler. Subhaneke... Bi-hamdike... Esteğfiruke...