Menengiç kahvesinin o ağır, topraksı kokusu genzimi yakarken, İstanbul'un henüz ağarmamış göğünde yankılanan sabah ezanlarının tınısı adeta dilimde çözülüyor. Işık yeryüzüne inmeden, odanın bir köşesinde büyüyen gölgeler, asırların yorgunluğunu taşıyor. Uyku, en masum sığınaktır. Biz burada, güvende ve sükûnet içinde bir bayram sabahını karşılarken, Ortadoğu'nun damarlarında barut akıyor.
Peki füzeler Ras Laffan'ı yakma tehdidi savururken Rize'de hastane kuran bir ülke ne yapmaya çalışıyor? Yangından kaçmak mı, yoksa alevlerin ortasında tarihe sarsılmaz bir iz mi bırakmak istiyor?
Coğrafya uyanık ve teyakkuzda.
Körfez sularında, Hürmüz'den her geçiş için iki milyon dolarlık biletler kesiliyor. İsfahan, Natanz ve Fordov'un yeraltı dehlizlerine saklanmış sırlar var; bölgeye intikal eden yirmi beş yüz deniz piyadesinin postal sesleri, o dehlizlerin kalbine kadar işliyor. Karadan yapılacak bir harekât, Zagros dağlarının sert ve acımasız kayalıklarında kurulacak basit bir denklem değil. Gelen askeri birlikler o sarp kayalıklara inerlerse bu, taktiksel bir hamleyi çok aşar; coğrafyanın binlerce yıllık hafızasıyla yüzleşilen devasa bir kumara dönüşür.
Gökyüzü kan kaybediyor. Görünmez olduğu iddia edilen o hayalet uçaklar, termal gözlerin ateşinde yaralanıp üslerine topallayarak dönüyor. Ancak ateş artık sadece askeri üslerin namlularında tutulmuyor. İsrail'in İran'ın ana doğalgaz sahasını vurmasıyla başlayan bu sarmalın içinde Körfez artık tehdit değil hedef haline geldi. Kuveyt'te rafineriler alev alırken, BAE hava savunması balistik füze ve İHA dalgalarını kesiyor; Katar egemenlik ihlalini uluslararası kurumlara taşıdı. Savaş bölgeselleşiyor.
Semalara yükselen kara dumanlar ve Avrupa'da son üç haftanın zirvesine tırmanan gaz fiyatları, krizin küresel enerji hatlarına sıçradığının en somut delilidir. Aktörlerin füzelerle, ambargolarla ve misillemelerle boy ölçüştüğü; kimin daha büyük bir harabiyet yaratacağının sınandığı bu strateji olimpiyatlarında kurallar her saniye yeniden yazılıyor.
Körfez'i hedef almak her zaman dokunulmaz bir sınırdı. O sınırın bu denli pervasızca aşılması ya masada koz üretme çabasıdır ya da stratejik aklın çöküşünün işaretidir. Her iki ihtimal de bölgenin yeniden bir mimariye muhtaç olduğunu gösteriyor. Ve o mimarinin hangi akılla, hangi iradeyle kurulacağı sorusu, bugün her zamankinden daha acil masada duruyor.
Hakikat nerede bitiyor, yanılsama nerede başlıyor?
Doha'da yangının tam ortasından bir fidan sesi yükseldi ve tüm bu harabiyetin özetini tek bir cümleyle yaptı: Savaşın birinci müsebbibi İsrail'dir. Bu tespiti salt diplomatik bir beyanat olarak okumak eksik kalır; zira işgalci politikalarını bizzat körüklediği bu bölgesel çatışma perdesinin ardında aklamaya çalışan fail, açıkça Tel Aviv yönetiminin ta kendisidir. Bütün bir haritayı ateşe veren o büyük stratejileri tek tek izah etmeye lüzum yok. Sadece Mescid-i Aksa'nın serin avlusuna serilmiş, üzerinde kimsenin secde edemediği o sahipsiz, tek bir seccadeye bakmak kâfidir. Riyad'dan Doha'ya, Katar'daki Türk Birleşik Müşterek Kuvvet Komutanlığı karargâhından Tahran'a iletilen mesajlara uzanan o ağır diplomasi trafiği, alevlerin tüm coğrafyayı yutmasını engellemek için iğneyle kuyu kazıyor.
Geçmişin o şefkatli ve sarsılmaz gölgesinde büyüdüğüm eski bayram sabahlarının pürüzsüz samimiyetini arıyorum. Bir dilim sade yağlı baklava ile demini almış çayın tadını huzur içinde alabilmek varken, zihnim masamda duran fincanın dibindeki telve gibi koyu ve ağır. İnsan bazen kalemi elinden bırakıp kendi hakikatini sorguluyor. Belki de yanılıyorum. Belki satırlarıma yansıyan bu rasyonel zemin, bu stratejik ağırbaşlılık, sınırın hemen ötesinde kopan kıyametin karşısında fazla soğuk kalıyor. Bizler güvende bir bayram sabahına uyanırken, Gazze'de veya Beyrut'ta birilerinin bugün o namazı kılıp kılamayacağını dahi bilememesi... Bu devasa uçuruma uzaktan bakmak, sadece coğrafyanın bize sunduğu masum bir lütuf mu, yoksa içten içe hepimizi saran o ağır çaresizliğin kabullenişi mi?
İşte gecenin bu köründe, içimdeki bu insani şüpheyle o acımasız denklemleri ölçüp tartarken zihnimde şu keskin yargı beliriyor: Türkiye bu coğrafyada ne saf taraf olabilir ne de seyirci; tarihi, soyu ve stratejik aklı onu her zaman denklemi kuran güç olmaya mahkûm etmiştir.
Sınırlarımızın hemen ötesinde füzeler göğü yırtıp ateş çemberi giderek daralırken, enerji hatları bombalanan bir coğrafyada Türkiye'nin şifahane kurması naiflik değildir. Herkesin yıkım kapasitesini yarıştırdığı bu karanlık olimpiyatlarda şifahane kurmak; inatla alternatif bir dil konuşmaktır. Etrafımız yanarken Türkiye'nin ısrarla üretmeye, inşa etmeye ve arabuluculuğa devam etmesi bir zayıflık belirtisi sayılamaz; aksine bu, derin bir stratejik olgunluktur. Bir yanda Ras Laffan'da enerji tesisleri alevlere teslim edilmeye zorlanırken, diğer yanda Rize Güneysu'da 36 bin metrekarelik devasa bir alana yüz yataklı yepyeni bir şifahane yükseliyor. Ölüm kusan çelik uçakların topallayarak düştüğü bir gökyüzünde, yerli üretimimiz GÖKBEY helikopterlerinin gövdesine ambulans hilalleri çizilerek sağlık filosuna katılıyor.
İhtimal ki bu fırtına, bütün yakıtını tüketene dek sürecek. Ateşin düştüğü yeri değil, enerji hatlarından sınır boylarına kadar sıçrama ihtimali olan o uzun patikaları soğukkanlılıkla hesaplamak zorundayız.
Yangının ortasında dahi üretmeye, füzelerin karşısına şifahaneler dikmeye mecburuz. Kanı diplomasiyle durdurmak ve bir adım sonrasını akılla kurgulamak temel gayemiz olmalı. Kelimelerin yorulduğu, vicdanların sınandığı o büyük yıkımların eşiğinde, iradenin ve rasyonel aklın o ağırbaşlı sesini daha da kararlı ve net tutmalıyız. Çünkü mazlumun üzerine yağan ateşe sırtını dönmek, karanlığın ta kendisine dönüşmektir.
Peki tarih bu eşiği yarına nasıl devredecek? Yangının külüyle mi, yoksa kıyamet koparken dahi fidan dikmekten, şifahane inşa etmekten vazgeçmeyen o ağırbaşlı inatla mı? Mücadele edelim görelim.