“Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65)
Kur’an’ın bu ayeti, sünnet karşısında Müslümanın duracağı yeri tartışmaya mahal bırakmayacak kadar açık biçimde ortaya koymaktadır. Mesele sadece Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sözlerini tarihî bir bilgi olarak kabul etmek değildir. Mesele, onun Allah’ın elçisi olduğunu kabul eden bir insanın, onun hükmü karşısındaki teslimiyetidir.
Çünkü sünnet, Kur’an’ın karşısında alternatif bir din değildir. Sünnet, Kur’an’ın hayata nasıl taşınacağını gösteren Nebevî rehberliktir. Namazı nasıl kılacağımızı, zekâtı nasıl vereceğimizi, hac ibadetini nasıl yerine getireceğimizi bize Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) öğretmiştir. Kur’an “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.” (Haşr, 59/7) buyurarak Peygamber’in rehberliğini doğrudan bağlayıcı bir ölçü hâline getirmiştir.
Bugün sünneti küçümseyen, hadisleri bütünüyle devre dışı bırakmaya çalışan veya “Bize sadece Kur’an yeter” diyerek Peygamber’in açıklamalarını gereksiz gören anlayışların en büyük problemi tam da burada ortaya çıkmaktadır: Kur’an’ın kendisinin Peygamber’e verdiği otoriteyi, Kur’an’dan hareketle reddetmeye çalışmaktadırlar.
Allah Teâlâ, “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80) buyurmaktadır.
Yine, “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdiği zaman, hiçbir mümin erkek ve kadının kendi işlerinde başka bir tercihte bulunma hakları yoktur.” (Ahzâb, 33/36) buyurmaktadır.
Öyleyse sünnet meselesi, sadece hadis kitaplarının sıhhati üzerine yapılan akademik bir tartışmadan ibaret değildir. Elbette hadislerin sıhhatini araştırmak, rivayetleri usulüne göre değerlendirmek ve zayıf olanla sahih olanı birbirinden ayırmak ilmin gereğidir. Fakat sahih olduğu sabit olan bir sünneti sırf nefsimize, çağın alışkanlıklarına veya kişisel kanaatlerimize uymuyor diye reddetmek bambaşka bir meseledir.
Ayette dikkat çekilen nokta son derece çarpıcıdır: “İçlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmek ve tam bir teslimiyet göstermek.”
Demek ki gerçek iman, sadece “Peygamber’i seviyorum” demekle tamamlanmıyor. Onu sevmenin en büyük göstergesi, onun getirdiği hükme teslim olmaktır.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Size neyi yasakladıysam ondan kaçının, neyi emrettiysem gücünüz yettiğince onu yerine getirin.” (Buhârî, İ‘tisâm, 2; Müslim, Hac, 412)
Bugün asıl tehlike, sünneti açıkça inkâr etmekten daha sinsi bir noktada ortaya çıkmaktadır: Sünneti kabul ediyor gibi görünüp hayatın hiçbir alanında belirleyici kabul etmemek.
İslam’ı sadece kişisel zevklerimize, modern kabullerimize ve çağın ideolojik ölçülerine göre şekillendirmeye başladığımızda artık Allah’ın dinine teslim olmaktan değil, dini kendimize uydurmaktan söz etmiş oluruz.
Müminin tavrı ise bellidir: “İşittik ve itaat ettik.” (Nûr, 24/51)
Sünneti savunmak, geçmişe romantik bir bağlılık göstermek değildir. Sünneti savunmak, Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah tarafından gönderilmiş son peygamber olduğuna iman etmenin doğal sonucudur.
Elbette sünnet adına uydurulan her söz de sünnet değildir. Bid'at ile sünneti, sahih hadis ile zayıf rivayeti birbirinden ayırmak gerekir. Fakat sahih sünneti reddetmekle, sünnet adına uydurulan yanlışları reddetmek aynı şey değildir. İlmin yolu, sünneti terk etmek değil; sünneti sahih kaynaklarından öğrenmek ve doğru anlamaktır.
Çünkü Kur’an bize Peygamber’i sadece dinlemeyi değil, ona uymayı emretmektedir:
“Resûl size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.” (Haşr, 59/7)
Öyleyse bugün Müslümana düşen görev, sünneti zamana kurban etmek değil; zamanı sünnetin ölçüleriyle yeniden değerlendirmektir.
Çünkü iman, insanın Allah’ın hükmünü kendi arzusuna göre değiştirmesi değil; Allah’ın hükmü karşısında kendi arzusunu değiştirmesidir.
Ve Nisâ Suresi’nin 65. ayeti bize şu hakikati haykırmaktadır:
Peygamber’in hükmü karşısında gönlünde itiraz taşıyan değil, hakikati gördüğünde teslim olan kişi gerçek iman yolundadır.
Sünnet terk edilirse Nebevî örneklik kaybolur; Nebevî örneklik kaybolursa Kur’an’ın hayata nasıl aktarılacağı konusundaki en temel rehberlerden biri kaybedilmiş olur.
Bu nedenle sünneti savunmak, bir kültürü veya geleneği savunmak değildir.
Sünneti savunmak, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’ın dinini açıklayan ve yaşayan rehberliğini savunmaktır.
Müminin sözü ise nettir:
“Rabbimiz Allah’tır; Resûlümüz Muhammed’dir (sallallahu aleyhi ve sellem); hüküm geldiğinde ise başımızın üzerinde yer vardır: İşittik ve itaat ettik.”