New York, Amerika’nın aynasıdır. Burada olan, genellikle birkaç yıl içinde tüm ülkeye yayılır. Göçmenlerin şehri, kültürlerin mozaiği, inançların kesişme noktası… Dolayısıyla Müslüman bir adayın New York Belediye Başkanı seçilmesi sadece yerel bir gelişme değil, Amerikan demokrasisinin sınırlarını test edecek tarihî bir dönemeç olurdu.

Ancak bu ihtimalin üzerinde şimdiden büyük bir gölge dolaşıyor: Donald Trump’ın gölgesi.

Trump, 2016’da “Müslümanların Amerika’ya girişini geçici olarak yasaklayacağız” dediğinde, birçok kişi bunun sadece popülist bir söylem olduğunu düşündü. Fakat o söz, sonraki yıllarda politikaya dönüştü; “Muslim Ban” olarak bilinen düzenleme, Amerika’da milyonlarca Müslüman’ın aidiyet duygusunu zedeledi.

Trump’ın İslam’ı çoğu zaman “güvenlik tehdidi” çerçevesinde ele alması, sadece dış politikada değil, yerel siyasette de yankı buldu. Bugün New York’ta Müslüman bir aday sahneye çıktığında, bazı kesimlerin refleksif şekilde “ulusal güvenlik” ya da “Amerikan değerleri” söylemine sarılması bundan.

Trump’ın “Make America Great Again” sloganı, aslında çoğulculuğa karşı nostaljik bir direnişin şifresiydi. Müslüman bir belediye başkanı ise bu şifreyi bozan bir gerçeklik olurdu.

New York’un Sosyal Gerçekliği: Birlikte Yaşamanın Laboratuvarı

New York’ta 800 binden fazla Müslüman yaşıyor. Şehrin neredeyse her bölgesinde camiler, kültür merkezleri ve İslami topluluklar görünür durumda. Bu topluluklar sağlık, eğitim, medya ve girişimcilik alanlarında önemli roller üstleniyor.

Yani Müslüman bir belediye başkanı “farklı bir unsur” değil, zaten şehrin kendi dokusunun doğal bir yansıması olurdu. Ancak mesele temsilden çok, algı meselesidir.

Trump döneminde yükselen “öteki” algısı, medyada ve sosyal platformlarda yer yer hâlâ canlı. Dolayısıyla böyle bir seçimin ardından, ABD genelinde “Amerika elden gidiyor” türü muhafazakâr tepkilerin yükseleceği de tahmin edilebilir.

New york belediye seçimi ile Kimliklerin Demokratikleşmesi test edilecek diyebiliriz.

Zira; New York’ta Müslüman bir başkan seçilirse, bu sonuç ABD siyasetinin kimlik eksenli dönüşümünü hızlandırabilir. Kadınlar, siyahiler, Latin kökenliler, Asyalılar ve Müslümanlar bu gün hepsi birer “temsil mücadelesi” yürütüyor.

Bu temsiller, Amerikan demokrasisinin kapsayıcılığını genişletiyor. Ama Trump tarzı milliyetçilik, tam da bu genişlemeye itiraz ediyor. Trump, olası bir Müslüman başkan seçimini dolaylı olarak “ABD’nin değerlerinden uzaklaşma” olarak sunmaktadır; bu söylem, hem Cumhuriyetçi tabanı konsolide eder hem de kültürel kutuplaşmayı derinleştirir.

Amerika bugün iki yol arasında:

Birincisi, Trump’ın temsil ettiği “nostaljik homojenlik” yolu. Bu, beyaz Protestan merkezli bir Amerika tahayyülüdür.

İkincisi ise New York’un temsil ettiği “karma kimlikli modernlik” yolu. Bu, farklılıkları bir tehdit değil, zenginlik olarak gören bir anlayıştır.

Müslüman bir belediye başkanının seçilmesi, bu ikinci yolun sembolü olur. Fakat Trump’ın gölgesi altında bu sembol kolay taşınmaz. Seçilse bile adayın sürekli olarak “sadakat testine” tabi tutulması muhtemeldir.

Şu da bilinmelidir ki; Müslüman bir belediye başkanının öne çıkarabileceği etik değerler –adalet, yoksullukla mücadele, toplumsal dayanışma ve merhamet temelli siyaset anlayışı– New York’un mevcut neoliberal düzenine farklı bir soluk getirebilir.

Bu yaklaşım, kentin kronik sorunları olan evsizlik, gelir eşitsizliği ve polis şiddeti gibi alanlarda daha vicdani, kapsayıcı ve sosyal adalet merkezli politikaların önünü açabilir.

Ha keza Müslüman bir adayın New York Belediye Başkanı olması, sembolik anlamda “Amerikan rüyasının evrensel kimliğe kavuşması” olarak okunabilir. Bu gelişme, ABD’nin yalnızca ekonomik veya askeri değil, ahlaki ve kültürel liderlik kapasitesini de yeniden tanımlayabilir. Ancak bu süreç sancısız olmayacaktır; zira kimlik siyaseti, çoğulculuğun en kırılgan alanıdır.

Sonuçta, böyle bir seçim sonucu hem Amerikan demokrasisinin olgunluk testine hem de küresel düzeyde “Batı ve İslam dünyası” arasındaki algı bariyerlerinin yıkılmasına hizmet edebilir.