Washington’da bir otel koridorunda yankılandığı iddia edilen o silah sesleri, Amerikan siyasetinin en eski ve en bayat oyunlarından birini yeniden sahneler gibiydi.

Donald Trump, 25 Nisan tarihini hafızalara "bir suikast girişimi" olarak kazımak için her zamanki şovmenliğiyle kameraların karşısındaydı. Ancak bu kez, bu senaryonun dikiş izleri o kadar belirgin ki, sormadan edemiyoruz: Bu gerçekten bir saldırı mı, yoksa anketlerde eriyen bir egonun son can simidi mi?

Yıllardır toplumu geren, nefreti körükleyen ve bizzat şiddeti bir siyaset dili haline getiren Trump’ın, bugün "şiddetin mağduru" rolüne soyunması trajikomik bir ironidir.

Dün gece o lüks otelde yaşananların detaylarına baktığımızda; güvenlik zafiyetinden çok, bir halkla ilişkiler (PR) dehasının dokunuşlarını görüyoruz.

Olay anından hemen sonra verilen o kusursuz pozlar, yumruk sıkmalar ve "savaşacağız" nidaları, bunun önceden çalışılmış bir "Hollywood sahnesi" olduğu şüphesini her sağduyulu zihne kazıyor.

Trump, siyasi ömrünü kutuplaşmadan beslenerek uzattı. Şimdi ise bu hayali suikast girişimiyle, kendi yarattığı canavarı seçim malzemesi yapmaya çalışıyor.

Mağduriyetten kahramanlık devşirmek, otoriter liderlerin en sevdiği sığınaktır. Eğer bu bir senaryoysa –ki tüm işaretler o yönde– bu sadece bir seçim kurnazlığı değil, Amerikan halkının zekasına hakarettir.

ABD’de siyasetin bu denli "ucuz bir kurguya" alet edilmesi demokrasi tarihi için ciddi bir anekdottur. Trump’ın dünkü "mucizevi kurtuluşu", demokrasiye bir saldırı değil, sandıkta kaybedeceğini anlayan bir adamın son çırpınışıdır.

Asıl tehlike o namludan çıkan kurşun değil, bu yalanlarla zehirlenen toplumun ta kendisidir.

Trump'ın Yahudi asıllı Damadı Jared Kushner ile ilgili Beyaz Saray koridorlarında tarihe yazılan ikinci Anekdot ise: Resmî bir sıfatı, anayasal bir yetkisi, halka hesap verme zorunluluğu olmayan tefeci bir emlak prensinin dünyanın en büyük askerî gücünü İran’la topyekûn bir savaşa sürüklemesi diye olacak.

Jared Kushner, kayınpederi Trump'ın gözünde “harika bir iş çıkaran” dâhi müzakereci olsada lakin geride bıraktığı enkaz, nepotizmin en ölümcül tezahürlerinden biridir.

Kushner’ın yükselişi, Trump döneminin özetidir: Ehliyetin değil birilerinin veya bir yerlerin adamı olmanın, Lobi ve vekaletin, kamu yararının değil şahsi çıkarın esas alındığı bir yönetim anlayışı.

Beyaz Saray’daki resmî danışmanlık günlerinden bugüne uzanan süreçte Kushner, diplomasiyi bir emlak projesi gibi yönetti. Trump’ın “Steve, Jared, Pete ve Marco’nun bana anlattıklarına göre bize saldıracaklar” sözleri Politik bir faciaın itiraftır.

İran’a savaş açma kararı, Amerikan istihbaratının değil, damadın yönlendirmesiyle alınmıştır.

Ailesinden başka kimseye sadakat borcu olmayan bu adam, Küresel dünyayı ve milyonlarca insanın kaderini bir iş anlaşması pazarlığına indirgedi.

Asıl skandal ise perdenin arkasında saklı. Kushner, İran’la nükleer müzakereleri yürütürken, aynı anda Suudi Arabistan Kamu Yatırım Fonu’ndan kendi özel yatırım şirketi Affinity Partners’a tam 2 milyar dolar aktarıyordu. Sadece yönetim ücreti olarak şahsi hesabına 110 milyon doları aktaran Kushner’ın bu çifte rolü, “açık ve telafisi mümkün olmayan bir çıkar çatışması” olarak okunmalı.

İran’a savaş açılması için Bibi’den sonra en çok bastıran aktörlerden biri olan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın kontrolündeki fonlardan akan milyarlarca dolar ile Washington’daki savaş kışkırtıcılığı arasındaki bağlantıyı görmemek için kör olmak gerekir.

Üstelik Kushner’ın Bin Salman ile ilişkisi parayla sınırlı değil; Kaşıkçı cinayeti öncesinde Suudi İstihbaratına bir “düşman listesi” verdiği iddiaları, bu karanlık ortaklığın nerelere uzandığını göstermeye yetiyor.

Tüm bu çabasına rağmen Bin salmanın Payına düşenin Yine Trump’ın bir yerlerini yalıyor olması hazin ve ibret verici bir durumdur.

Ve daha dün, Cenevre’deki müzakerelerde diplomatik tuzak. İran’ın uranyum zenginleştirmeyi 3 ila 5 yıl durdurmayı teklif ettiği, İngiltere Ulusal Güvenlik Danışmanı Jonathan Powell’ın bu teklifi “savaşı önleyebilecek düzeyde” bulduğu bir ortamda, Kushner ve Witkoff ikilisi ne yaptı? Görüşmelerin bitmesinden iki gün sonra ABD ve İsrail, İran’a yönelik geniş çaplı saldırı başlattı ve planlanan Viyana görüşmeleri iptal edildi.

Batılı bir diplomatın “Kushner ve Witkoff’u, aslında çıkmak istediği bir savaşa başkanı sürükleyen İsrail’in temsilcileri olarak gördük” tespiti, yaşananların özüdür.

Amerikan ana akım medyası ise bu skandalı görmezden gelmek için âdeta seferber oldu. New York Times, CNN ve Washington Post gibi dev kuruluşların Kushner hakkında yayımladığı 202 makalenin %97’sinden fazlası, çıkar çatışmasını tamamen görmezden geldi.

Gazetecilik tarihinin en büyük sansür operasyonlarından birine imza atan bu kurumlar, savaş davulları çalınırken halkı bilgilendirme görevini bir kenara bıraktı.

Sonuç mu? Diplomasinin katledildiği, kişisel servet hırsının ulusal güvenliğin önüne geçtiği, karanlık bir sayfa.

Jared Kushner’ın Beyaz Saray’daki varlığı, Amerikan demokrasisi adına utanç vesikasıdır. Bu utançtan geriye, Orta Doğu’da yükselen dumanlar, ölen masumlar ve Suudi fonlarına boğazına kadar gömülmüş bir damadın kirli zenginliği kaldı.

Tarih onu ne bir diplomat ne de bir devlet adamı olarak. Kayınpederinin savaşını İsrail'i vekaleten teşvik ve finanse eden Taşeron bir müteahhit olarak yazacak.