Bu köşede daha önce üniversite mezunlarının istihdamı meselesine dikkat çekmiştim. Yine eğitimin farklı kademeleri ile ilgili olarak belli işlevleri yerine getirmediğini zaman zaman vurgulamıştım.

Eğitimde yükseköğretim meselesi önemlidir. 2025-2026 eğitim-öğretim yılı verilerine göre; Türkiye’de 207 tane yükseköğretim kurumu (Devlet-vakıf üniversiteleri ve MYO) var olup bu kurumlarda 6.3 milyon kadar öğrenci (önlisans, lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde) eğitim-öğretimi görmektedir.

Sayıları milyonlarla ifade edilen öğrencileri, aile ve devleti hayatta ne beklemektedir? En azından bazılarını bekleyen koca bir hayal kırıklığıdır!

Üniversite eğitiminin amacı

Üniversiteler meslek eğitimi ağırlıklı kurumlardır. Buraları bitirenler toplum/devlet hayatında belli görevleri yerine getirirler. Bu şekilde bireyler eğitim yolu ile iş sahibi olma yanında toplum içerisinde statü sahibi olurlar. Ama üniversite mezunu olmak artık dünyada ve ülkemizde bunu garanti etmiyor. Sosyolog John Macionis (2015) “Üniversite eğitimliler diğer ülkelerin özellikle dünyanın nitelikli iş gücünün eşi benzeri görülmemiş rekabeti ile karşı karşıyadır ” (Sosyoloji s. 285) demektedir.

Peki, üniversitelerimiz rekabetin yoğun olduğu bir dünyaya Türk üniversiteleri mezunlarını hazırlayabiliyor mu? Bu soruya çok sayıda üniversite mezunu veriyoruz olmamıza rağmen kolayca evet demekte zorlanıyoruz. Çünkü üniversite mezunları hayata başladıklarında kısa sürede aldıkları eğitim ile yapmak istedikleri veya yapmaları istenilen işler arasında büyük uçurum ile karşılaşıyorlar. Sonuçta mutsuzluk, işsizlik veya standardı düşük işler…

Bu durumu “işlev bozukluğu” olarak açıklayabiliriz.

İşlev bozukluğu

Sosyolog John Macionis, (Robert K. Merton’a atfen) her sosyal yapının muhtemel birçok işlevi olduğunu ve bazılarının diğerlerinden daha belirgin olduğuna dikkat çekerek “açık ve gizli” işlevler ayrımı yapmıştır (2015 S. 14). Yükseköğretim sisteminin açık işlevi, genç insanların mezun olduktan sonra çalışacakları işlerde kullanmak üzere bilgi ve beceri ile donatmaktır. Yükseköğretimin gizli bir işlevi ise milyonlarca genç insanı iş piyasasından uzak tutarak işsizliğin belli seviyede tutulmasıdır. Merton’a göre “sosyal işlev bozukluğu” da (SİB) toplumun işlemesini aksatan herhangi bir toplumsal davranış kalıbı anlamındadır.

Bu noktada üniversite mezunlarının durumunu şimdi düşünebilirsiniz? Bazılarının üniversite eğitimi alması kendileri ve bir başka kesim için iyi olabilir ama ekonomiyi, sosyal uyumu vs bozuyorsa ve dahi gelecekte sorunun artması muhtemelse!

Bazıları sorunu çok üniversite açılması ile ilgili görüyor. Ama bu doğru korelasyon değil.

Öğrenci sayısı

ABD’nin nüfusu 345 milyon civarında olup 19-20 milyon kadar üniversite öğrencisi bulunmaktadır. ABD’nin üniversite sayısı ise 5 bin kadardır. Yani ABD’de 70 bin kadar nüfusa 1 yükseköğretim kurumu düşmektedir.

Amerika’daki üniversiteler 1.1 milyondan fazla yabancı öğrenciye ev sahipliği yapmaktadır. ABD üniversiteleri önemli ölçüde yabancı öğrenciyi çekmektedir.

Türkiye’nin nüfusu 86 milyon ve 207 üniversite bulunduğuna göre 400 bin kadar nüfusa bir üniversite düşmektedir. Yani bizde 1 üniversiteye düşen nüfus sayısı oldukça yüksektir. Böyle bakarsanız yeni üniversiteler bile açılmalıdır.

Nüfusa oranlandığında, ABD halkının yaklaşık %5,6'sı aktif olarak bir yükseköğretim kurumunda eğitim almaktadır. Japonya Toplam nüfusu yaklaşık 122-123 milyon ve yükseköğretim öğrenci sayısı 3,0-3,2 milyon kadar olup oran aktif olarak bir yükseköğretim gören nufüs oranı %2.5’dir. Bu oran Türkiye’de ise 7,3’dür.

Bu verilere göre Türkiye’nin sorunu üniversite sayısından ziyade üniversitelerdeki öğrenci sayısının fazlalığıdır. Acilen yapılması gereken şudur:

-İlk kademelerde eleme ve yönlendirme (MEB)

-Üniversitelerde kontenjan azaltılması ve kaliteli eğitim (YÖK)

Son söz: Muhasebesiz mahsul ile zengin olunmaz.