Türkiye’de eğitim konuşulurken nedense hep aynı dar koridorda dolaşıyoruz: müfredat, sınav sistemi, öğretmen atamaları, ders saatleri, başarı oranları…
Oysa asıl soruyu sormaktan ısrarla kaçıyoruz:
Biz nasıl bir nesil yetiştirmek istiyoruz?
Çünkü eğitim meselesi teknik bir mesele değildir. Eğitim, doğrudan doğruya bir medeniyet meselesidir. Hangi bilgiyi öğreteceğiniz kadar, o bilginin hangi değerler dünyası içerisinde anlam kazanacağı da önemlidir.
Bugün çocuğun zihnini bilgiyle dolduruyoruz ama zihninin istikametini yeterince konuşmuyoruz. Başarıyı sınav puanına, zekâyı test sonucuna, geleceği üniversite diplomasına indirgedik. Sonra da neden gençlerimizin yönsüzlük, aidiyet krizi ve anlam arayışı yaşadığını tartışıyoruz.
Aslında şaşıracak bir şey yok.
Bir çocuğa hayatın anlamını anlatmazsanız, hayatın anlamını ona başkaları anlatır.
Bugün bunu en iyi yapanlar ise okul kitapları değil; sosyal medya algoritmaları, dijital platformlar, popüler kültür endüstrisi ve küresel tüketim düzenidir.
Çocuklarımızı yetiştirmeyi bıraktığımız yerde başkaları onları şekillendirmeye başladı.
Ve biz hâlâ sınav sistemini tartışıyoruz!
Eğitim sistemimizin en büyük açmazlarından biri, çocuğu sürekli bir yarışın içine sokmasıdır.
Daha yüksek puan al. Daha iyi üniversite kazan. Daha iyi meslek edin. Daha çok kazan.
Peki sonra?
İyi bir insan ol. Adaletli ol. Emanete sahip çık. Haksızlık karşısında susma. Yaşlıya saygı göster. Zayıfı koru. Komşunun hakkını gözet. Ülkeni ve insanı sev.
Bunları hangi sınavda ölçüyoruz?
Hiçbirinde.
Çünkü modern eğitim anlayışı insanı giderek bir "ekonomik birim" olarak görüyor. Çocuğun değerini, gelecekte ne kadar para kazanabileceği üzerinden ölçüyor.
Oysa insan, piyasadaki karşılığından ibaret değildir.
Bir toplum yalnızca mühendis yetiştirerek ayakta kalamaz. Mühendisin vicdanı yoksa yaptığı bina insanın üzerine yıkılabilir. Hukukçunun adalet duygusu yoksa kanun, güçlü olanın sopasına dönüşebilir. Akademisyenin hakikat kaygısı yoksa üniversite propaganda merkezine dönüşebilir.
Demek ki mesele diploma değil.
Mesele karakterdir.
Bugün gençlere özgürlük adına sınırsız bir tüketim kültürü sunuluyor. Kimliklerini satın aldıkları ürünlerle, takip ettikleri hesaplarla, sahip oldukları telefonlarla ve görünürlükleriyle kurmaları teşvik ediliyor.
Sonra gençlerin neden yalnızlaştığını soruyoruz.
Çünkü ona sürekli "kendin ol" deniliyor ama nasıl bir insan olması gerektiği anlatılmıyor.
Özgürlük, sorumluluktan koparıldığında özgürlük olmaktan çıkar; savrulmaya dönüşür.
Çocuğa "her şeyi sorgula" demek kolaydır.
Asıl mesele, neyi hangi ölçüyle sorgulayacağını öğretebilmektir.
Köklerinden kopmuş bir neslin dünyaya açık olduğunu zannetmek de büyük bir yanılgıdır. Kendi tarihini, kültürünü, dilini, edebiyatını ve medeniyet tasavvurunu bilmeyen genç, dünyaya açılmaz; çoğu zaman başkasının dünyasının tüketicisi olur.
Burada millî eğitim kavramının içini yeniden doldurmak zorundayız.
Millî eğitim; bu ülkenin tarihini bilen, medeniyet birikimini tanıyan, kendi diline sahip çıkan, başkasının hakkına saygı gösteren ve gerektiğinde kendi toplumunun yanlışlarını da cesaretle eleştirebilen bir nesil yetiştirmektir.
Kökü olmayanın yönü olmaz.
Bir başka büyük problem ise öğretmenin itibarsızlaştırılmasıdır.
Öğretmeni yalnızca ders programını uygulayan bir kamu çalışanı olarak gören anlayış, eğitimin ruhunu anlamamıştır.
Öğretmen, bir toplumun geleceğine dokunan insandır.
Fakat öğretmenden sürekli daha fazla performans bekleyip onun ekonomik, sosyal ve mesleki itibarını yeterince güçlendirmiyorsanız orada eğitim kalitesinden söz etmek kolay değildir.
Çünkü öğretmen mutsuzsa sınıf da mutsuzdur.
Öğretmen değersizleştiriliyorsa öğrencinin gözünde eğitimin kendisi de değersizleşir.
Bu nedenle eğitim politikası hazırlayanların sınıfları, öğretmenler odasını ve okul koridorlarını masa başından değil, sahadan okumaları gerekir.
Ve artık şu gerçeği açıkça söylemenin zamanı geldi:
Eğitimde günü kurtaran politikalarla nesil kurtarılamaz.
Her iktidarın kendi dönemine göre yeniden biçimlendirdiği, sürekli değişen sistemlerle çocukların geleceği inşa edilemez.
Eğitim politikası günlük siyasetin üzerinde tutulmalıdır.
Çünkü iktidarlar değişir.
Müfredatlar değişir.
Bakanlar değişir.
Ama yetiştirdiğimiz neslin etkisi onlarca yıl devam eder.
Bu nedenle eğitim konusunda siyasi hesaplardan önce milletin geleceğini düşünmek zorundayız.
Çocuklarımızın zihnini boş bırakamayız.
Çünkü boş bırakılan zihin, boş kalmaz.
Birileri mutlaka doldurur.
Sosyal medya doldurur. Reklam sektörü doldurur. Popüler kültür doldurur. Küresel ideolojiler doldurur. Tüketim kültürü doldurur.
Sonra dönüp "Gençlik neden değişti?" diye sorarız.
Oysa gençlik değişmedi.
Biz gençliği başkalarının insafına bıraktık.
Şimdi yapılması gereken çocukları dünyadan koparmak değil; dünyayı okuyabilecek kadar güçlü bir zihne sahip olmalarını sağlamaktır.