Lafı hiç gevelemeye lüzum yok. İran, ABD ve İsrail’e karşı ülkesini çok iyi savundu. Yalnız sonrasında hem İran’dan hem de bölgedeki vekillerinden, Arap ülkelerindeki sivil hedeflere yapılan saldırılar buna GÖLGE DÜŞÜRDÜ. Tıpkı bugün Husilerin yaptığı gibi kısaca. Zira Husilerin ABD ile İsrail’i bırakıp, rotayı Arabistan’a kırması kafaları bariz karıştırdı. Tamam, Arabistan-Husi gerilinin evveliyatını incelediğimizde, aslında İKİ TARAFTA SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK DEĞİLDİ. Lakin İran destekli Husilerin, ne hikmetse Mekke Anlaşmasının hemen ertesinde Arabistan’ı vurması da bir tesadüf sayılamazdı. Anlayacağınız masum Müslümanların ve Kabe’ye yakın yerlerin bombalanması, Yemen’i kimin yöneteceği konusunu çoktan geride bıraktı. Bu durum “içlerindeki SIZMALARIN mı eseri”, bilmiyoruz. Ama bölgedeki İran ile Arabistan arasındaki nüfuz mücadelesi, bir anda küresel güçlerin stratejik çıkarlarını gündeme getirdi. Nasıl mı? Çin, enerji güvenliği ve ticaret yolları açısından Kızıldeniz’i önemserken; ABD’nin de buradaki askerî ve stratejik varlığını korumaya çalıştığını yadsıyamayız. İsrail’in MEZHEP KAVGASINI kullanarak, ARZI MEVUT peşinde koşmasını ise bugün çocuklar dahi biliyor.

Bu minvalde Irak, Suriye, Libya ve Sudan’a bakarsak, bizlere büyük dersler çıktığını söylemek mümkün. Öyle ki Devlet otoritesi zayıfladığında, silahlı gruplar güç kazanıp dış aktörler çatışmalara müdahale ettiğinde, ülkelerin parçalanma riskiyle karşı karşıya kaldığı malumunuz. Birde buna Mezhepçilik’de eklenirse, emperyalist güçlerin nüfuzunu artıracağını kimse inkâr edemez. O yüzden TÜRKİYE hep SAĞDUYULU davranarak, bu OYUNU BOZMAK için hamleler yaptı kendisine yaraşır biçimde. Bir yanda farklı krizlerde diplomasiyi işletmeye çabalarken, diğer yanda da siyasi çözüm arayışlarını daima teşvik etti. Mesela Libya’da meşru hükümeti destekleyen Devletimizin, Hafter ile de irtibatı hiç kopartmaması bu demekti. Rusya-Ukrayna Savaşında tahıl koridoru için girişimlerde bulurken, Somali ile Etiyopya arasındaki anlaşmazlıkta, Ankara Deklarasyonu’nun mimarı olması da. Hatta Suriye’deki entegrasyon sürecine sunulan katkı ve Sudan’da çatışan güçlerin masaya oturması için verdiği mücadele de cabası. Ankara’nın şimdide, Yemen’deki kalıcı barış ve ateşkes girişimlerini ise daha saymıyorum bile.

Ancak Husiler barışa yanaşmayıp, üstüne Babülmendep Boğazını ele geçirirse şayet, KİMİN TÜRKÜSÜNÜ söyleyecekleri meçhul. Hemen karşı kıyılarındaki Somali’ye yeltenirler mi? Muhtemel… O nedenle Türkiye’nin Somali’deki askerî varlığı, ekonomik yatırımları ve Afrika Boynuzu’yla ilişkileri düşünüldüğünde, bu bölgenin güvenliğini önemli hâle getiriyor. Zira olası bir istikrarsızlık halinde, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarının doğrudan etkileyebileceği ortada. Bu ise Türkiye’nin, kendi güvenliğini ve ekonomik kazanımlarını koruması için, bahsedilen coğrafyaya kayıtsız kalmamasını gerektiriyor. Öyleyse “Türkiye ne yapmalı” derseniz? “Arabistan’la güvenlik iş birliğini geliştirmekten, İran ile diplomatik kanalları açık tutmaya, en nihayetinde de Yemen’de tarafları müzakere masasına çekmeye kadar, çalışmalarını sürmesidir” İLK ETAPTA. Kızıldeniz ve Babülmendep’teki deniz güvenliğini, uluslararası hukuk çerçevesinde savunmaya devam etmesini de buna ilave edebiliriz. Somali’deki varlığını ve bölgesel menfaatlerini korumaktan geri kalmamamız gerektiğini ise zaten söylemeye gerek yok. Sonuçta Türkiye’nin gücünün; caydırıcılığını diplomasiyle birleştirmesinden, bağımsız karar alabilmesinden ve siyasi uzlaşmayı herkesin önüne koyabilmesinden kaynaklandığını unutmamak lazım. FAKAT SABRIMIZ DA SONSUZ DEĞİL. Çünkü bizler için mesele, Yemen’i kimin yöneteceğinden ibaret seyretmiyor kesinlikle. Kaldı ki asıl konumuzun; “bölgemizin geleceğini, halkların iradesi mi yoksa birilerinin oyunları mı belirleyeceği” noktasında şekillendiği aşikâr. Yani durum o derece ciddi…