Dünya düzeni gözlerimizin önünde çöküyor. Henüz tamamen yıkılmış değil belki ama ÇATLAKLAR, artık saklanamayacak kadar BÜYÜDÜ. Buna, “Amerikan asrının sonuna yaklaşıyoruz” diyenler de mevcut. Öyle ki ABD’nin trilyonlarca dolarlık borcu, başlı başına bir sorun. Ancak düşünülmesi gereken; o borcun dünya merkezindeki taşıyıcı kolonları, ne kadar zorlandığından ibaret seyrediyor. Nitekim “merkez sarsıldığında (ABD), ona bağlı bütün sütunların yerinden oynadığı” biçiminde de bir gerçeklik var. İşte günümüzde tam anlamıyla, dünyanın bunu yaşadığı bir vakıa. O yüzden “Batı” dediğimiz yapıyı artık tek parça veya tek merkezden yönetilen, bir blok olarak görmek neredeyse imkânsız. Zira ABD’nin DURUMUYLA BERABER İRAN ile UKRAYNA SAVAŞLARININ EKONOMİ, ENERJİ ve GÜVENLİK alanlarına indirdiği darbenin, bu çatlakları görünür hale getirdiği net. Mesela Avrupa’nın kendi yolunu araması, İngiltere ile Washington arasındaki görüş ayrılıkları, Almanya’nın temkinli tutumu, Macaristan ve Slovakya gibi ülkelerin AB karalarına itirazları zaten özetle bunu göstermekte. Dahası Hindistan, Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştirirken, İsrail’in politikalarını yüksek sesle eleştirmesi de dikkatlerden kaçmıyor. Hatta Körfez ülkelerinin dahi, Washington ve Tel Aviv’in her politikasına koşulsuz destek vermemeleri de cabası. TÜRKİYE’nin kendi oyununu kurmanın, kendi gücünü tahkim etmenin ve dış politikada daha bağımsız hareket etmenin hesabını yapmasıysa fazla söze hacet bırakmıyor.

Kısacası herkes AYNI YÖNE BAKMIYOR mevcut durumda. Fakat böyle bir dönemde, Yemen’in biranda karşımıza çıkmasını da ibretle izliyoruz hepimiz. Neticede “Husiler’in Arabistan’a ait petrol tesislerini, enerji hatlarını ve stratejik noktalarını neden hedeflediği” hususu, kafalarımızı kurcalamıyor değil. Geldiğimiz aşamada ise; “acaba birileri Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki yeni savunma iş birliğini sabote etmeye mi yoksa bölgede mezhepler üzerinden kurguladığı, bir çatışmayla kendine alan açmaya mı çalışıyor” tarzında sorular sormak mümkün. Tabi ki bunun İran- Arabistan rekabetiyle yada Husiler’in kendi siyasi hesaplarıyla da bağlantısı kurulabilir. Ama başka ihtimalleri de göz ardı etmemek şart. Bu minvalde Babülmendep Boğazı ile Kızıldeniz’in, dünya ticareti ve enerji akışının en kritik damarlarından biri olduğu malumunuz. Dolayısıyla orada çıkacak büyük bir krizin, petrol fiyatından ticaret yollarına, enerji güvenliğinden küresel siyasete kadar, HERKESİN HAYATINA DOKUNACAĞI tartışılmaz konuma sahip. Daha tehlikelisi de, Yemen’deki bu çatışmanın bölge ülkelerini içine çekme ihtimali maalesef. O nedenledir ki bölge ülkelerinin Yemen’deki duruma, Türkiye’nin önderliğinde sağduyu ile müdahil olması elzemdir. Elbette bunun arabuluculuk anlamında, alt yapısı da oluşturuluyordur muhakkak. Zira mezhebi veya kimliği ayırt edilmeksizin tüm Müslümanların, Şeytan ve içimizde gizlenen bir kaç yavrusunun iğrenç OYUNLARINI BOZMAKLA yükümlü olduğu şüphe kaldırmaz.

Hülasa “TARİHİ BİR EŞİKTEYİZ” diyebiliriz, tüm insanlık adına. Sonuçta ABD’nin ağırlığının tartışıldığı, Avrupa’nın yönünü aradığı, Çin ve Hindistan yükseldiği, Rusya’nın pozisyon aldığı, İsrail’in yalnızlaştığı, İslam dünyasının uyandığı, Türkiye’nin ise bölgesinde birliği, küresel ölçekte de bağımsız bir strateji kurmaya çalıştığı aşikâr. Hal böyle olunca asıl mesele; çöken bir dünya düzeninin yerine, nasıl bir düzen kurulacağı noktasına gelip düğümleniyor. Kaldı ki güç boşluk kabul etmez hattı zatında. Eski düzen çözülürken de, ortaya çıkan boşluğu birileri dolduracaktır kesinlikle. Zaten tarihin en tehlikeli dönemleri, eski düzenin öldüğü ve yenisinin henüz doğmadığı dönemlerdir. Çünkü herkesin kendi haritasını masaya koyduğu, bir gerçektir tarih sayfalarında… Yani tıpkı Gramsci’nin dediği gibi: “Eski ölüyor, yeni ise henüz doğmadı”… Tam da bu yüzden, çok kritik zamanından geçtiğimizi kimse inkâr edemez.