Katil Netanyahu’nun BM’de PROTESTO edilmesi, tüm dünyada yankı uyandırdı. Nasıl uyandırmasın ki? Üç-beş nasipsiz hariç tüm temsilcilerin salonu terk etmesi, SURATINA TOKAT GİBİ İNDİ adeta. Tabi o mahlûk durur mu? Miçotakis ile samimi fotoğraflarını yayınlatarak, aklınca sorun yok mesajı vermeye çalıştı kendi halkına. Gerçi Yunan kamuoyu da Başbakanlarını; "dünya dışlıyor, biz kucaklıyoruz" cümleleriyle topa tutmaktan çekinmedi. Ama atladıkları şey, Miço’nun İsraillilerce TRUVA ATI olarak seçildiğiydi. Tıpkı birilerinin Ukrayna’da Zelensky’e biçtikleri rol gibi. Yoksa Türkiye’nin onca sağduyulu mesajlarına ve işbirliği çağrılarına rağmen, Yunanistan neden Adalar Denizinde Lozan ile Paris Anlaşmalarını çiğneme gereği duysundu ki? Yada Fransa, GKRY ve İsrail ile; “birimize yapılan saldırı, hepimize yapılmış sayılır” türünden bir askeri anlaşmaya niçin ihtiyaç hissederdi? Yunan yetkililerinin Türkiye’ye dönük gün aşırı tehdit ve tahriklerini ise daha saymıyorum bile.

Nitekim Yunanistan’ın Ta Nea gazetesinin 27 Eylülde, “önleyici saldırı” başlığıyla yayınladığı senaryo bizleri yanıltmadı. Haberi okumuşsunuzdur! Yunanistan’ın, “Türkiye’deki stratejik hedeflere yoğun saldırı başlatması ve ardından diplomatik sürecin devreye sokulmasını” konu alıyor. Diplomatik süreç de malum… Batılı dostlarının kendilerini savunacağı bir manzara kısaca… “Ne alaka” diyebilirsiniz çoğunuz. Haklısınız da! Zira ortada ilan edilmiş bir savaş filan yok. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken nokta tam da burası. Öyle ki devletler arasındaki gerilim yalnızca resmî açıklamalarla ölçülmez. Basına yansıyan askerî değerlendirmeler, savunma işbirlikleri, diplomatik temaslar ve kamuoyuna verilen mesajlar da büyük resmin parçalarıdır. O nedenle gazetenin bunu haberleştirilmesini, başlı başına bir MESAJ VERME temelinde değerlendirebiliriz. Üstelik senaryoların arkasında, Yunanistan’ın somut askerî yatırım süreci de mevcutken.

Hal böyle olunca meselenin, daha GENİŞ bir PERSPEKTİFTE ele alınmalısı gerektiği muhakkaktır. Zira bunun Kıbrıs, D. Akdeniz, enerji yolları gibi birçok hususa da etki edeceği şüphe kaldırmaz. O yüzden zamanımızda askeri güç ile birlikte psikolojik üstünlük, elektronik harp, istihbarat, insansız sistemler, ekonomi, diplomatik yalnızlaştırma ve uluslararası kamuoyu gibi mücadele alanlarını da göz ardı etmemek lazım. Zaten gazete haberinde, “kısa süreli bir askerî hamle ve hemen ardından diplomatik bir baskıdan” söz edilmesi de bu demek. Gelgelelim Türkiye’nin bu mücadele alanlarında, level atlamasından ve Yunanistan’ın aksine kendi imkânlarıyla uçağını, tankını, topunu, füzesini ve hava savunma sistemlerini PARMAK ISIRTACAK düzeye getirmesinden ÜRKTÜKLERİ de kesin. Neticede üstün geleceklerini düşünselerdi şayet, bugüne dek beklerler miydi sanıyorsunuz? Asla…

Hülasa herhangi bir kriz yalnızca askerî değil, kriz sonrasında kurulacak diplomatik ve siyasi denklemle beraber değerlendirilmek zorunda. Bu minvalde bizi TAHRİK EDEREK, saldırmamızı istemeleri kulağa hiçte ütopik gelmiyor. Belki de Katil Netenyahu’nun eşanlı biçimde SN. CUMHURBAŞKANIMIZI ve TÜRKİYE’yi, ASILSIZ İTHAMLARLA şikâyet etmeye çalışması da bunun hazırlığı olabilir, kim bilir? Fakat Türkiye sandıkları gibi tuzağa düşecek bir devlet değildir kati surette. Kaldı ki bunu bizler görebiliyorsak Devletimizin görmemesi mümkün mü? Barışı önceleyen, bölgedeki gelişmeleri soğukkanlı takip eden, gerçek ile oyunu kestiren, caydırıcılığını üst seviyeye taşıyan ve o nispette diplomatik kanalları açık tutan, bir Türkiye Cumhuriyeti Devletinden bahsediyoruz sonuçta. Bıçak kemiğe dayandığındaysa DÜŞMAN FARK ETMEKSİZİN, EZİP GEÇECEĞİMİZ hepsinin idrakinde. Dolayısıyla “Türkiye'ye dost olanların kazanacağı, hasımlık yapanların ise kaybedeceği” artık zamanımızın YENİ REALİTESİ olduğunu hatırlatmakta yarar var… Ne diyelim! İnşallah akıllanırlar? Bizden söylemesi…