Yazar Milan Kundera’nın bir sözü: “İnsan yürürken bir şeyi hatırlamak istediğinde adımları yavaşlar, unutmak istediğinde hızlanır.”

Bu sözü şöyle de çevirebiliriz: “İnsan yürürken, düşünmek istediğinde adımları yavaşlar, düşünmemek istediğinde hızlanır.”

Yukarıdaki sözde anlatılmaya çalışılan durum; düşünme zamanları arasına yürümeyi de katmış kişileri ilgilendirmez sadece... Bu cümlede ortaya konan tespit, kendi gerçekleri ve toplumla ilişkileri konusunda kafa yoran insanlar içinde geçerli olabilir. Bir başka söz, durumun daha iyi açıklanmasına yardımcı olabilir: “Düşünmek için durmak gerekir.”

Hızlı adımlarla mesafeleri arşınlarken, derinlemesine düşünebildiğinizi iddia etmeniz çok zor. Belki bu, düşünmenin ve düşüncenin ön şartlarını hazırlıyor olabilir. Buna, yürüyüşünüzün ritmi, düşünme hızınızın önüne geçiyor da denebilir. Araya bir soru sıkıştıralım hemen: “Dünya bu kadar hızlı dönmeye (ya da döndürülmeye) başladığı için mi düşünmeyi unuttu?”

Unutmak... Sizi yoran çelişkileri, öylesine ve olabildiğince sıradan meseleleri, asıl yapmak istediklerinizi engelleyen bunaltıcı düşünceleri kafanızdan çıkarmak, onları bir yerlerde bırakıp uzaklaşmak için yürüyüş ritminizi artırabilirsiniz.

Peki unutmak bu kadar kolay mı? diyebilirsiniz. Olmadığını, soruyu soran zaten biliyor demektir. Ama hiç olmazsa, koşu müddetince bunu yapmak, yapmaya çalışmak ve de yapabilmek; nispeten bir rahatlama sağlayacaktır kişiye... Gerçi, “zaten düşünmeyen, başka bir söyleyişle; düşünmemiz gereken şeyleri aklımızın kenarından bile geçirmeyen” bir toplumuz. Düşüncenin ve düşünmenin insana yaptığı katkıyı, uzun zamandır görmezlikten geldiğimiz bir gerçek. Sadece gördüğümüze veya uzaktan bize gösterilene inanır, güvenir ve savunmaya başlarız. Gerçek üzerinde düşünme ve gerçeği araştırarak ona göre karar verme gibi bir huyumuz yok.

Denemelerin yazarının (Montaigne) şu cümleleri, iddiamızı oldukça destekler mahiyettedir:

“Aldatmaya ve aldanmaya en elverişli şeyler, bilmediğimiz şeylerdir. Bir defa, görülmedik şeylere insan nedense kolay inanır; sonra da üzerlerinde konuşmaya, düşünmeye alışık olmadığımız için, bunlara kolay kolay karşı da koyamayız. Bu yüzden insan en az bildiği şeye en çok inanır.”

Çünkü bize anlatılan ya da benimsetilmek istenenle ilgili, elimizde bilgi yoksa; bir ölçülendirme, bir mukayese yapma imkânımız da yok demektir. Hele de çoğunluk böyleyse, o zaman daha kolay inanırız. Zaten biz, kendimizden çok, daima başkalarına inanırız.

Halbuki Epiharmus’un da dediği gibi: “İnsan düşünce ile görür ve duyar; her şeyden yararlanan, her şeyi düzene sokan, başa geçip yöneten düşüncedir; geri kalan her şey kör, sağır ve cansızdır. Şu kesin ki çocuğa kendiliğinden bir şey yapmak özgürlüğünü vermemekle onu korkak bir köle durumuna sokuyoruz.”

Bazı devletlerde, halkın çoğunluğu, tıpkı çocuk gibi görülür ve bazı mecburiyetler dışında onlara kendiliklerinden bir şey yapma özgürlüğü tanınmaz. Böylece; kendilerini idareden aciz bir duruma düşerler. Ve onları sürekli olarak başkaları idare eder.

Çünkü ortada bir iddia vardır ve “Bir iddianın üzerinde ne kadar çok inançla ve ısrarla durulursa, o iddianın inandırıcılık ölçüsü de o oranda artar.” (Josef Kirschner, Manipulasyon Ama Nasıl?)

İddia şudur: “Düşünme, sen anlamazsın. Biz senin için gerekeni, senden daha iyi bilir ve yaparız. Kendini bize bırak.” (a.g.e.s.155)

Hele de bir kimse, “....ileri sürdüğü iddianın zaten bir çok insan tarafından kabul edilen bir şey olduğunu savunursa, diğer kişiler de kendilerini, çoğunluğun fikrine uydurma ihtiyacı içinde hissedeceklerdir. (Bu söylenenin bizim ülkemizde, özellikle siyaset ve din alanında ne kadar geçerli olduğunu bir düşünün! İ.B) Bu arada, iddianın ve buna büyük bir topluluğun zaten inanmış oldukları söylentisinin, doğru olması ya da olmaması, pek de bir önem taşımaz.” (a.g e.s.127)

İdarecilerin ve bazı çevrelerin kullandığı bu yöntem, insanlardaki düşünme ve düşünmenin sonucuna göre karar verme hareketini dumûra uğratır; bu ise birileri tarafından sürekli kullanılma sonucunu doğurur.

“Ve asıl savaş budur. Bütün savaşların tohumu budur. Yani en korkunç savaş budur; aklın aklı esir alma, köleleştirme savaşıdır bu. (...) Yaşayışımızı-ve dünyayı-berbat eden de budur. Çünkü, çoğu zaman, bunları, yani antipatilerimizi, sempatilerimizi düşünce sanır, aklın yerine koyarız.” (Tarık Buğra, Politika Dışı, s.123-127. 1992)

Çağımızdaki birçok şey, sanki düşüncenin önünü kesmek için kullanılmaktadır. İletişim araçlarının yanında, gazete, dergi, kitap gibi materyalleri bile buna dahil edebiliriz. “Sadece oku ve kaldır bir kenara at cinsinden” şeyler, adeta düşünmenin değil, düşünmemenin yollarını öğretir insanlara... Yazılanlara inanmak ve bunları; bir gerçeğin ifadesiymiş gibi, başkalarıyla paylaşmak yeterli oluyor çoğumuz için...

Sorgulamak ve “gerçekte ise, düşünce, insanın en zor işidir.” Zira düşünce beraberinde tereddütü ve ihtimalli konuşmayı getirir. Kesin sonuç belirtme diye bir şey yoktur işin içinde.

Roma’da bir adet varmış: Bir tanığın gözleriyle gördüğünü söylediği ve bir yargıcın en kesin bilgiyle ortaya koyduğu şeyden bile, ‘Bana öyle geliyor ki,...’ diye sözedilirmiş.

Yabancı bir yazar, Milan Kundera’nın bir sözüyle girmiştik yazıya. Şimdi de bizden bir yazarın, Tarık Buğra’nın, hepimizin-ve hatta insanlığın-içine düştüğü durumu özetlediği cümleleriyle sonlandıralım yazımızı:

“Beyne, hüküm verme, gerçeği bulma, değerlendirme gücümüze, insanı insan yapan bu güce karşı açılan savaş, her alanda en gaddar noktasına ulaşmış, kesin sonuca yönelmiştir. Ve bütün savaşların kaynağı bu savaştır. En acısı da teknik ve endüstri yüzünden, insan beyni bu savaşın çâresiz mağlûbu olarak görünmektedir.

Varım, öyleyse düşünmeliyim; onurumu, özgürlüğümü, bağımsızlığımı korumak için düşünmeliyim. Fakat nasıl? Bu soru ellerimizi yanlarımıza düşürüyor.”