Edebiyat dünyamızdan bir yaprak daha düştü… Yedi İklim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, yazar, şair Ali Haydar Haksal tedavi gördüğü Siyami Ersek Hastanesinde İstanbul’da vefat etti. (D. 16 Mayıs 1951 / Ö. 28.08.2026) Hayatını yazmaya ve okumaya veren, büyük zorluklar içinde geçen tahsil tahsilinin sonucunda İstanbul’a yerleşen yazar, bazı yazılarında Yasir Vurgun, Mahmut Mustafaoğlu adını kullandı.

Dedesi, Müderris İsmail Hakkı Efendi'dir. Ali Haydar Haksal, Fatma Hanım ile eğitmen Mustafa Celalettin Haksal'ın oğlu olarak tarihinde Bingöl Yayladere’ye bağlı Hasköy’de doğdu. Babasını 1960 yılında kaybetti. İlk ve orta öğrenimini Bingöl ve Elâzığ’da tamamladı; Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden "Edebiyat Dergisi ve Çevresi" başlıklı tezi ile mezun oldu (1979). Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde "Kur'an-ı Kerim'de Güzel Kavramı" konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Osman Bayraktar, Mustafa Çelik, Âlim Kahraman ile birlikte Yedi İklim dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Kuruluş aşamasında Kâmil Eşfak Berki, İlhan Kutluer, Hasan Aycın, İbrahim Usul ile Ali Göçer de dergiye katıldı. Mart 1987 tarihinden itibaren aylık olarak yayımlanmaya başlayan derginin sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğü görevini üstlendi. 1989 Nisan ayında derginin yayınına ara verdi. Yedi İklim, 1992 Nisan ayından itibaren yeniden yayımlanmaya başladı.

Kardeşleriyle İstanbul Maltepe’de inşaat malzemeleri üzerine iş kurdu.1980'den beri ticaretle uğraşıyor. Sesim Bana Yetmiyor adlı öykü kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 1987 yılı hikâye, Yitik Yaşamın Güncesi adlı romanıyla Tuzla Belediyesi Roman Yarışması’nda ikincilik, Güneşe Koşan Adam öykü kitabı ile 2013 yılı Ömer Seyfettin Hikâye yarışması öykü ödülü, 2014 yılında Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi tarafından Üstat Sezai Karakoç ile ilgili çalışmalarından dolayı yılın edebiyatçısı ödülünü kazandı. Evli ve beş çocuk babasıdır. Ali Haydar Haksal, Yedi İklim dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yürütmekteydi.

Ali Haydar Haksal, lise yıllarından itibaren yazı çalışmalarına başladı, öykü ve şiirler yazdı, ilk yazıları yerel gazetelerde yayımlandı. İlk öyküleriyle Mavera, Yönelişler, İslam, Kayıtlar, Yedi İklim, Kaçak Yayın, Edep, Yeni Devir, Millî Gazete gibi süreli yayınlarda yer aldı. Ali Haydar Haksal, şiirler de yazmasına rağmen şiiri özel dünyasına çekti ve öykülerine yedirdi. İlerleyen yıllarda öykü ve yazılarını Yönelişler ve Yedi Iklim dergilerinde yayımladı. Ali Haydar Haksal, ilk öykü kitabı Evdeki Yabancı'yı 1986 yılında yayımladı. Bu ilk kitapta, ismi ile bağlantılı olarak yabancılaşmış insanları ve onların iç dünyalarında yaşadıkları ruhi bunalımları işledi.

Yazar, kendisi ile yapılan bir söyleşide modern insanın yaşadığı yabancılaşma olgusunu şu cümlelerle değerlendirdi: "Şimdi; insanlar bireysel ve yeteneklerini ve özelliklerini dışa vuramıyorlar. Ve bu insanların elinden alınmış durumda. Bu iletişim ağı içinde insan kendine ait düşünebilme yeteneğini kaybediyor. Bu durumda insan bir başkası adına düşünüyor, bir başkası adına yaşıyor. Kendisi olarak yaşamıyor." (Koca; Oğuz, 1994: 8). Yazar, öykülerinde yabancılaşmanın yanı sıra yalnızlık, yolculuk, din, aile, rüya, sevgi, kadın, zaman, kent gibi temalara da eğildi. Varoluşçu temaların çeşitlemelerinin yoğun olarak kullanıldığı Ali Haydar Haksal öykülerinde titiz bir dil işçiliği görüldü.

Ali Haydar Haksal, öykülerinde bilinç akışı, iç diyalog, iç çözümleme, iç monolog gibi kahramanların iç dünyalarını yansıtan modern anlatım tekniklerine sık sık başvurdu. Yazar, insanın benlik arayışını ve nesnelerle olan karmaşık ilişkisini çözümlemeye çalışırken çoğu zaman ironik bir anlatıma yöneldi.

Haksal’ın bu şekilde günümüz şartlarıyla medeniyetimizin özünü oluşturan nitelikleri harmanlayarak çağımıza özgü geçmişi ve bugünü kucaklayan orijinal bir terkibe gitmeyi amaçladığını söylemek mümkündür. Ancak bu terkibi doğrudan okuyucunun önüne koymaktansa öykülerinde beraber yer verdiği geleneksel ve modern öğeler vasıtasıyla sezdirmeyi amaçlar. (Çorbacı 2012: 124).

Türk edebiyatında öykücü kimliği ile ön plana çıkan Ali Haydar Haksal, öykü kitaplarının yanı sıra beş roman kaleme almış, deneme, anı, biyografi ve inceleme türlerinde çeşitli kitaplara imza atmıştır. ('https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/haksal-ali-haydar/tan-nail)

Ali Haydar Haksal’la yaptığım birkaç röportajda onun naif, derinlemesine bir iç dünyası olan, taşrada doğmuş olmasına rağmen İstanbul’u içselleştirmiş bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Erzurum’a karşı büyük bir sevgiyle dolu olduğunu gördüm. Çünkü üniversiteyi Erzurum’da bitiren yazar, o günün insanlarının kendisine gösterdikleri iyiliksever davranışları aradan yıllar geçmesine rağmen hala unutamadığını ve bunları her zaman yad ettiğini dile getirmiştir.


Bir röportajında (24.11.2007) Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okurken yaşadığı bir hatırayı şöyle anlatmıştı:

“Elbette tabii Erzurum’un benim hayatımda çok özel bir yeri vardır. Bir kere yazı hayatımda olduğu gibi onun kendi içindeki metafizik hayatıyla da çok zengin bir tarafı da var. Şimdi o zengin tarafı neydi derseniz, yani biz tabii Erzurum’un bir kere kar altında yürümeyi çok severdim. Yani bu çocukluğumda da yaşadığım bir olaydı. Hatta çok enteresan anekdotlarım olmuştu. Köy hayatında da olmuştu, orada da olmuştu. Erzurum’da şöyle bir hatırlıyorum, biz orda sokak lambalarının ışığı altında lapa lapa yağan karın altında yürümeyi çok severdim. Yürürdük, yani şehre kadar yürürdük. Sonra bizim Yunus Emre Mahallesi’nde son sınıftayken ev tutmuştuk orda kaldık. Ordan okula yürüyerek gelir giderdik bazen, bazen de böyle kendi içinde bir şeyi vardı.”

Dedesi dolayısıyla kitaplar arasında doğan ve büyüyen Ali Haydar Haksal’ın yıllar içerisinde büyük bir kitaplığa sahip olması konusundaki soruya verdiği cevap onun nasıl bir okuma-yazma sevgisine ve kitaba karşı nasıl bir bağlılığa sahip olduğunu ortaya koymaktadır:

“Kırk binin üzerinde kitabım var. Oldukça zengin bir kütüphanem var. Kütüphane içerisinde elimi nereye atsam zaten bir şey çıkıyor karşıma. Onu okuyorum. Şimdi bu okumaların bana getirdiği yarar şu. Sürekli not alıyorum. Yani ben şimdi otobüste, vapurda, İstanbul ortamında tabi her an ve ortamda okumalarımı sürdürüyorum. Kitapların içerisine A4 kağıtları dörde bölüp yerleştiriyorum. O anda diyelim ki bir imge gelmişse onu not alırım. Onu kaçırmamaya çalışırım. Daha sonra bunları oturur yazarım. Şimdi bende tabii iki tarz yazma var. Yani bir kurmacaya dayalı olan var. O kurmacaya dayalı bir şeyi kendi zihnimde, belleğimde onun planını kuruyorum. Oturuyorum onu bir süre sonra yazıya dönüştürüyorum. Bir tarafıyla bu. Bir tarafıyla da diyelim ki ben eğer böyle çok okumuşsam, bir şey ile çok dolmuşsam birdenbire patlama halinde dışa vuruyor ve onlar dökülüyor. Mesela şöyle bir şey bu ara yaklaşık bir yıldır öykü yazmadım. Bunu bilerek yapıyorum. Öykülerimin birer daireleri olur. O daireler ben şimdi sürekli okuyorum. Okumalarımın sonucunda bir süre sonra birdenbire bir nehrin çağıltısı gibi akmaya başlıyor. Onlardan öyküler oluşuyor ve o öyküler bir daire oluşturuyor. Mesela yakın bir geçmişte böyle bir şeyle bir nehir öykü de diyebileceğimiz, romanda diyebileceğimiz bir ay içerisinde çıkmasını beklediğimiz şu an yayınevinde bir roman yazdım Anzeliha ile İbrahim. Dolayısıyla bunlar kendi içinde bir şey olarak akıyor. Tabii bir de şöyle bir şeyim var son yıllarda. Bir yazarı okumaya başladıysam onun bütün eserlerini okuyorum. Yani biz Erzurum’da öğrenciyken Dostoyevski okumuştum. Yani defalarca çeşitli eserlerini okumuştum. Ama şu anda Dostoyevski’nin eserlerini yeniden, tamamını okumaya başladım. Andere Gide’yi bitirdim bu yakın zamanda. Oskar Wilde’yi okudum bitirdim. Bunlar dolayısıyla ister istemez öykü yazdırıyor, yazı yazdırıyor.

Ali Haydar Haksal5

“AŞK ÜZERİNE”

29 Nisan 2014 tarihinde 3.Malatya Anadolu Kitap ve Kültür Fuarı’nda karşılaştığımız ve o günlerde TRT -1 Ankara Radyosunda yayınlanan “Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde” programı için kendisiyle “Aşk Üzerine” yaptığım röportaj aşağıdadır:

İsmail BİNGÖL: Sayın Ali Haydar Haksal, aşk kavramıyla ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz, neler söylemek istersiniz mikrofonlarımız aracılığıyla?

Ali Haydar HAKSAL: Aşk, ona hangi yönünden baktığımıza bağlı. İçinde bulunduğumuz hayatın, şartların, dünyanın, ruhun; bir bağlılık, bir içtenlik, bir birliktelik, bir gönül bağı olarak tanımlanır. Yani insan, bu aşkın sonsuzluğunda kendini önce arar, kendini bulmaya çalışır, kendi ruhuyla özdeş olana ulaşmaya çalışır. Kendi ruhunu yaratana, var edene ulaşmanın bir yolculuğudur. Bunlar elbette ki yalnız başına olmaz, mutlaka aracılar olması gerekir. Bu aracıların kimi için dünya metaı olabilir, kimi için bir insan olabilir, kimi için bir kadın olabilir, kimi için gönülden ve ruh olarak bağlandığı bir dünya görüşü olabilir. Elbette Sevgili Efendimizin yolunda, yolculuğunda, onunla birlikte, onun bağlandığı gibi bizim de bir bağlılık olarak düşünce tarzımız, diye tanımlayabilirim. Onun için tanımı çok geniş, anlamı çok derin, sevgisi çok güçlü…

BİNGÖL: Aşkın bütün bir varlığı kapsadığını, ihata ettiğini söyleyebilir miyiz efendim?

HAKSAL: Zaten söylemek istediğimiz de odur. Nesneler vasıtasıyla sonsuz olana, bütün dünyayı kuşatana, var olana gitme aracıdır. Nesnelerdeki yansıma da gene o büyük aşkın kendisidir. Biz o nesnelerden, küçük şeylerden büyük olana, kuşatıcı olana bağlanmak, onda var olmak gibi bir eylem, bir edim içerisinde oluruz.

BİNGÖL: Bütün kültürel olayların temelinde ve yazılan, üretilen her şeyin temelinde aşkın olduğunu biliyoruz. İnsanımız ya da toplum da bunları alıyor, okuyor, seyrediyor ama bunların gerektiği gibi yansımalarını görebiliyor muyuz efendim?

HAKSAL: Aşk, tabii, her şeyden evvel bir bağlılıktır, bir tapınma değil. Tapınma insanı putlaştırmaya götürür ama bağlılık ve sevgi sonsuzluğa doğru götürür. Sonsuzluğa götüren şey, insanın ruh dünyasını da belirler. Günümüzde kimi insanlar nesneye aşk ile bağlanırken onun aşkınlığını aşamadığı, yani ulaşamadığı için orada bir tapınma noktasında kalıverir. Tabii ki aslolan, önemli olan sonsuzluk olana, yüce olana bu nesneler vasıtasıyla ulaşabilmektir. Bu, kuşatıcı olanıdır. Yani bir insanın idealizmi sonsuzluğa götürüyorsa bir anlamı vardır, değilse onu sınırlar ve dar bir çerçeve içerisinde bırakır.

BİNGÖL: Aşkı anladıkça, aşkı öğrendikçe yaptıklarımızın da güzelleşeceğini düşünüyoruz, biliyoruz. Peki, o zaman dünyadaki bu kadar çirkinlik neden?

HAKSAL: Yani, işte biraz önce söylemeye çalıştığım şuydu: İnsanın dünyadaki nesnelere bağlanması, bunu tapınmaya götürmesi, onu ister istemez sınırlıyor; dünyasını da sınırlıyor. Bu sınırlama sadece onunla kalmıyor, onu katılaştırıyor. Tabii sonsuz aşka bağlı olan insanların, bağlananların o sonsuzluk içerisinde, sonsuzluk denizinde var olma bilinci; onu daha anlamlı ve değerli kılıyor. Yaptıkları da bir anlam kazanmış oluyor, dolayısıyla anlam kazanan şey kişiyi de anlamlandırıyor.

BİNGÖL: Size gelirsek bir yazar, bir öykücü olarak Ali Haydar Haksal’ı aşk nasıl besledi, eserlerine nasıl yansıdı, ona üretiminde nasıl yardımcı oldu?

HAKSAL: İnsan bir dünya görüşüne, bir inanca, bir düşünceye sevgiyle bağlanmadıkça yaptıkları, bulunduğu eylemleri onu sınırlar. Ben her şeyden önce Sevgili Efendimizin bize göstermiş olduğu yolda, o sonsuzluk sürecinde yaptıklarımızın hayırla olmasını diledim. Hayırla ve iyiliklerle olmasını dilediğimiz eylemimizin sağlıklı olduğunu gördükçe tabii bundan huzur ve mutluluk duyduk. Bundan dolayı da ne kadar şükretsek azdır. Dünya benim için çok önemli olmadı; dünyadaki nesneler, varlıklar da benim için önemli olmadı; önemli olan bu şeylerin beni götüreceği ve var olabileceği şeydir. Bundan dolayı da yaptıklarımı, yazdıklarımı dönüp okuduğumda bundan haz aldığımı da söyleyebilirim. Artık bir yabancı olarak kendi eserlerime bakıyorum, yani o eserin yazarı olarak değil sadece, ortaya konulmuş olan şeyin bu anlamda beni mutlu ettiğini söyleyebilirim.

BİNGÖL: Aşk; bugün var, yarın yok olan bir şey değil. İnsanı bir ömür boyu etkileyen bir şey değil mi?

HAKSAL: E mutlaka! Yani eğer siz bu aşka sonsuzluk anlamında bağlanmazsanız o sizi bir yerde artık tüketir ve bunalımı iter, insanın üzerine bir karabasan gibi çöker. Dolayısıyla geldiğimiz ömrümüzün şu döneminde dönüp geriye baktığımızda, bizim hayırla anılmamızı sağlayabilecek ise bu bizim için önemlidir. Bunun da bir karşılığının olabileceğine inanırız. Umuyor ve diliyoruz ki yarın ruz-ı mahşerde onlar bizim için bir işaret taşı olmuş olsun.

Yazar, şair, öykücü Ali Haydar Haksal’a Mevla’dan rahmet diliyoruz.