TDV Kurban

10 Haziran 2021

Enes, Benim Güzel Fidanım

Bebek, bebeeek! Bu ne güzellik, baban sallıyor sen göklerde uçuyorsun. Aman ha, tuttuğun ipe ve bu güzel günlere sıkı sıkı sarıl. Allah ömür verirse, önünde ne imtihanlar olacak!”

Piknik yaparken kurduğumuz salıncakta gülücükler saçan 5 yaşındaki kızımın yanına yaklaşan o “Nine”nin sözleri, kulağıma yapıştı kaldı.

Kim bilir ne dertleri vardı?

Belki de evlâdını kaybetmişti.

Böyle dert yanışı ondandı.

enes turhan1_12042a4c4f973164dffeb00e5b2e3271.jpg

*

Enes Evlâdım’ın beynindeki kitlenin en kötü huylu tümörlerden biri olan dördüncü evre "Glioblastoma multiforme” olduğu söylendiğinde, o “Nine”nin sözleri geliverdi aklıma.

İşte kızımın imtihanı.

Salıncağın ipine asılıp sağlamlığını kontrol eden babasına hayranlıkla bakan o bebeğe, şimdi, “Allah’tan ümit kesilmez kızım, asla kesilmez.” dedikten sonra, doktorların söylediklerini olduğu gibi anlatmam mı gerekiyordu?

Enes, tertemiz anne babanın tek çocuğu.

Benim damadım.

Enes’i tanımadan önce, damadımı öz evlâdım kadar seveceğim aklımın ucundan geçmezdi.

Beş yıl önce, ilk gördüğümde, “Allah’ım bu ne temiz bir insan!” demişti kalbim.

Enes’le birlikte geçen yıllar boyunca; sevinç, huzur, hüzün karışımı garip hislerle yaşadım hep.

Yolunuz bizim bahçeye düşerse, o çam fidanına bir sorun, belki anlatır neler söylediğimi.

Enes’in sapasağlam olduğu günlerde, köyümüzdeki bahçemize kızım ile birlikte diktiği çam fidanına hep “Ah yavrum, ne güzelsin. İyi ki buradasın, iyi ki bizimlesin de… Güzel yavrum, ya Enes genç yaşta ölürse!.. Sana baktıkça kalbi kanamayacak mı Kızım’ın!” derdim.

Muhtereme Hanımefendim de,

“Ya Bey, Allah aşkına, nereden getiriyorsun aklına böyle şeyleri. Bu fidan buraya dikildi dikileli bunu söylüyorsun!” derdi.

Enes, yüreklerimize “güller dikmek” için gelmiş bir “misafir” gibiydi.

Onun kıldırdığı namazın lezzeti bir başkaydı, onunla sohbet etmek bütün kasvetimi alır götürürdü.

 Hiç acelesi yoktu, hep sâkin, hep huzurlu, bütün hücreleriyle iman etmiş bir Allah dostu.

Bir hafta sonu, O ve Ben, köye gidiyorduk…

Bizim köye arabayla üç saatte varılır.

Bizim Enes, ne yavaş ne hızlı, ortalama bir süratle giderken, bana, inceden inceye “Telâş, vesvese ruhu tüketir baba!” mesajını veriyordu.

Dua ede ede ilerlerken, mezarlıkta duruşu…

O billur sesiyle Kur’an okuyuşu...

Hareketlerindeki ahenk…

Devamlı ilerliyor ama hiç acele etmiyordu…

Zamanın ve mekânın sahibi biz miyiz sanki!” der gibiydi...

enes turhan_af1c2a8b22807797c1e1a3c149e49325.jpg

*

Böyle sâkin sâkin giderken…

Üç saatlik yol, beş buçuk saate çıkmış…

Bahçe kapısından geçerken fark ettim.

Biraz yürüdüm.

O fidana takıldı gözüm.

Bir selam verdim.

Sonra da, içimden “Ah fidan ah, yüreğimizi kanatacaksın!” hissi geçti.

Artık bir bebeğimiz vardı; Kızım ile Enes Oğlum’dan bir torun.

Çok mutluydu ev halkı.

Benim kalbimde o fidan takılı.

*

On ay evvel…

Bütün doktorlar, bu hastalığın ne yaman bir hastalık olduğunu söylemişlerdi.

Ameliyat?

Evet, ama tümörün hepsi alınamıyor.

Kemoterapi, radyoterapi…

Evet ama, tam çözüm olmuyor.

Şifâ Allah’tan.

Tıp dünyası bu hastalığın tedavisini bulabilmiş değil.

Bununla birlikte “kurtulan” yok da değil!..

anafoto_0208b42e3f666aa3078addc6ad1c4126.jpg

*

Şifa Allah’tan.

İyileşenlerin nasıl iyileştiğini hiçbir kul bilmiyor.

*

Tam 10 ay.

Kaç hastane değiştirdik bu süreçte, nice hekim ile görüştük, gece gündüz çare aradık…

Allah hepsinden razı olsun, hekimler kardeşlerimiz gibi.

Lâkin, elden gelen ne?..

*

Bizde binbir soru, Enes hiç oralı değil.

“Sıkma güzel canını Baba,

Rabbimiz ne derse o olur.”

*

Bu süreçte, yatağa bağlı kaldı genellikle.

Bir ara yoğun bakımlık oldu.

Epilepsi nöbetleri geçirdi.

Haftalar boyunca hıçkırığı kesilmedi.

Ağzına bir lokma koyamadığı günler oldu.

Damardan beslendi.

Bazen sesi çıkamadı.

Kulağım ile nefesine eğildim.

Yine…

“Baba, sıkma canını. Rabbimiz ne derse o olur!” dedi.

Fısıltıyla bana böyle seslendi.

Bir ara hafiften toparlar gibi oldu.

Eve getirdik.

O günlerde de Muhtereme Kayınvalidem vefat etti.

Enes’in gözlerinde yaşlar…

“Baba” dedi,

“Kimle göz göze gelirsek gelelim, onu son kez görüyor olabileceğimizi bilelim. Buna göre davranalım, hitap edelim.”

*

Enes, hastalığın dehlizlerine giriyor…

Bir yukarı çıkıyor, bir aşağı iniyor.

“Bitti artık” derken, geri geliyor…

“Hadi bakalım!” derken geri gidiyor!

Böyle böyle 10 ay.

Enes’in morali hep yüksek.

Yoğun bakım günlerinde, doktorları “Artık bütün yakınlarını çağırın!” diyor...

Birden hiç ihtimal vermedikleri bir şey oluyor.

Enes yoğun bakımdan çıkıyor.

Servise alınıyor.

Yanına gidiyorum.

Yoğun bakım günlerini anlatıyor:

“Baba;

Hanım Efendim ve kızımla birlikte güzel bir yere gittik. Orada çok güzel günler geçirdik. Çok mesut olduk.”

*

Enes, 20 gün boyunca yoğun bakımda uyutulmuştu.

Hatırladığı tek şey, “Kızım ve torunumla geçirdiği” güzel günlerdi.

Rabbim, yoğun bakımdayken ferahlık vermişti Evlâdım’a.

*

Enes, bu dünyaya ait değilmiş gibiydi.

İşe giderken, yaralı halde gördüğü hayvancağızları arabasına alıp, veterinerlere götüren insanlardan çok kalmamıştır herhalde.

“Kalbimde en küçük bir soru işareti olmaksızın, her konuda, her durumda güvenirim. O bir emin insan. Her tanıyan da ona güvenir!” diyerek baktığınız kaç kişi var, hayatımızda?

*

Enes çok hasta.

Doktorlar sık sık hâlini, hatırını soruyor.

O her seferinde,

“Çok şükür Rabbim’e” diyor,

“Siz nasılsınız, sıhhatte ve afiyettesinizdir İnşâAllah!”

Bir doktoru, “Bu durumda olduğu halde hâlinden şikâyet etmeyen, bizlerin hatırını soran bir hastaya ilk defa rastlıyoruz!” diyor.

Hastabakıcılar, hemşireler “Ne güzel bir insan bu, ne kadar nâzik.” diyor.

Enes’in yüzünde tebessüm.

Hıçkırıklara boğulu halde izlerken onu, yüreğiniz parçalanıyor.

Enes,

 “Üzülme baba, geçecek Allah’ın izniyle” diyor.

Bizi düşünme be oğul, yapma bunu!”

Enes, namaz aksatmıyor.

Bir tuğlası var.

Güzelce abdestini alıyor.

Tertemiz namazını kılıyor.

Cuma geceleri, merhumlar, merhumeler için Kur’an okumayı hiç ihmal etmiyor.

Onu izlerken…

O hasta değil,” diyorsunuz,

“Biz hastayız, biz!”

*

Enes, hiç sormuyor.

Doktorlarından “hastalığı hakkında” bilgi istemiyor.

Ben…

“Baba bendeki tümörün cinsi neymiş, tedavisi var mıymış?” diye sormasından korkuyorum.

O yanından bile geçmiyor.

Bunları düşünemeyecek durumda değil.

Aklı başında…

Öyle ki,

yüksek lisans tezini hazırlarken geçtiği yolları anlatıyor bana.

Doktoradan bahsediyor.

“Yapmayı düşünüyor musun?” diyorum.

“Allah nasip ederse” diye karşılık veriyor.

Enes, Merhum Dedesi’ne aylarca bakmış, refakatçisi olmuş.

Hastane işlerini de biliyor yani.

Pek çok şeyi biliyor, aklı eriyor ama “Benim tümörüm nasıl bir tümör?” diye sormuyor!..

Merak etmiyor.

Şikâyet etmiyor.

Çoğu hastanın psikolojisi bozulur.

Çoğu “Yüz binde bir ihtimal! Beni mi buldu bu dert!” diye hayıflanır.

Enes, rahat.

Yatağa bağımlı, anlık bakıma ihtiyacı var.

Dert etmiyor.

Annesi başında.

Evde bebeği ve Hanımefendisi.

Hastane, ev, dert…

Zaten zayıftı kızım, iyice zayıflıyor…

Enes’in Annesi’nin sürekli hastanelerde olmasını gerektiren bir kronik rahatsızlığı var.

Aylar geçmiş, anne bir kez olsun doktora gitmemiş, kendisini unutmuş halde.

*

Enes’in durumu gittikçe ağırlaşıyor.

Ben, çaresizim.

Kaç yere gidiyorum, elimde “cd”ler, bir çare, bir çare…

Yurdun dört bir yanındaki dostlarımız, hatimler indiriyor…

Dualar, dualar…

Bitkiler geliyor, terkipler geliyor…

“Verelim mi?” diyoruz.

“Bunlar, kanser tedavisinde kullanılan ilaçların etkinliklerini düşürebilir!” deniyor…

Veremiyoruz.

Ağzı yara oluyor, kulakları yara oluyor, müdahale ediliyor…

Tam onlar geçti derken, başka sıkıntılar çıkıyor…

“Bugün bir kaşık çorba verebildik!” deyince annesi, ev halkı mutlu oluyor.

Ben, doktorlara gidiyorum.

“Bugün bir kaşık çorba içmiş ve çıkartmamış ama!” diyorum.

“Allah’tan ümit kesilmez!” diyorlar.

Gözlerinden “Fazla da ümitlenme ama!” mesajını alıyorum.

*

Enes’i düşünüyorum.

Beş sene boyunca, bir kez olsun ağzından “incitecek” bir kelime çıkmaz mı?

Tepeden tırnağa edep.

Tek kuruşunu boşa harcamayan bir insan… Yardım etmekse fakire, fukaraya, talebeye…

Öyle cömert ki…

Enes, geçim sıkıntısının ne demek olduğunu bilen bir genç.

Hem okumuş, hem de bulabildiği işlerden harçlığını çıkartmış.

Hayat mücadelesinin ne denli çetin olduğunu çok iyi biliyor.

Kitapları pırıl pırıl, takım çantası inci gibi.

Her yanı tertemiz.

Kimseyle tartışmaya girmiyor.

En güzel”, “en nazik” ifadelerle diyor diyeceğini ama asla tartışmıyor.

Yapması gerekeni yapıyor, söylemesi gerekeni söylüyor.

Orada bitiriyor.

Hidayet Allah’tan.

Enes, sınırlarını çok iyi biliyor.

Ah Enes!

Geç buldum, çabuk kaybettim!” diye bir şarkı vardı.

Ben, Enes’i geç mi buldum, çabuk mu kaybettim?

İnsan nefsine bazen “geç”, bazen de “çabuk”muş gibi gelir.

Oysa, her şey tam vaktindedir.

Enes’im de son nefesini tam vaktinde verdi elbette.

Rabbim, ne vakit dediyse o vakit.

O haber geldiğinde…

Ben yine hastanede...

Dertli annesi ve babası da…

*

Annesi, babası başlarını öne eğiyor.

Ben pencereden bakıyorum.

Köye uçmak istiyorum.

Enes ile Kızım’ın diktikleri o çam fidanının yanına gitmek…

“Torunum benim!” diyerek sarılmak.

“Enes, Enes” diye birlikte ağlamak!..

*

Ah be fidanım.

Allah kısmet ederse, yanına geleceğim.

Sana neler neler söyleyeceğim.

Neler yaşadığımızı, Enes’in seni ne kadar sevdiğini anlatacağım.

Evlâdım’dan sana ne hediyeler getireceğim.

Bir “emin” insanı, böyle güzel bir evlâdı kaybetmenin acısını seninle paylaşacağım.

*

“Kızımı, torunumu üzme lütfen.

Onlara, Evlâdım Enes gibi gülümse!” diyeceğim.

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement