Hikayenin bizde köklü bir geçmişi, vazgeçilmez geleneği vardır. Sadece kutsal kitabımızda ve siyer kitaplarında anlatılmaz bu hikayeler.
Muhteşem bir edebiyatımız var ve bu sahada önde olduğumuz türlerin başında hikaye bulunuyor. Son zamanlarda, yayınevlerinin okuyucularına ulaştırırken heyecan duydukları hikaye kitaplarını büyük bir zevkle okuyorum.
Peki hikayeyi niçin çok seviyoruz? Çünkü hikaye bizim. Şiirle birlikte hikaye vardı önceden. Roman, tiyatro, deneme sonra ortaya çıktı. Şüphesiz bizim hikayemiz çok eski... Teşbihte hata olmasın ama hikayeyi Kur'an-ı Kerim'de kıssalarla başlatanlar vardır. Diğer semavi kitaplarda da geçen peygamber kıssaları birer hiaye. Yaradan, hakikatleri kullarına anlasınlar diye kıssalar ışığında anlatıyor. İnsanlar Kur'an'daki doğruları, daha iyi anlayıp kavrasın diye. Hadis-i Şeriflerde de, Siyer kitaplarında da Peygamber Efendimizin yaşadığı ibretamiz hikayeler çok. Halifelerin hayatı da, hikayelerle anlatılmıştır.
Hikayenin köklü geçmişi
Hikayenin bizde köklü bir geçmişi, vazgeçilmez geleneği vardır. Sadece kutsal kitabımızda ve siyer kitaplarında anlatılmaz bu hikayeler. Mezhep imamları, fıkıh alimleri ve tasavvuf büyükleri de gerçekleri müminlere, taliplilere ve meraklılara hikaye dürbünüyle aktarmışlardır.
Binbir Gece Hikayeleri, Sadi-i Şirazî'nin Bostan ve Gülistan'ı, Filozof Beydaba'nın Kelile ve Dimne'si, Mevlana'nın Mesnevi-i Şerif'i, Süleyman Çelebi'nin Mevlid-i Şerif'i ile diğer İslam ve şark klasiklerinde hikaye, başat anlatım biçimidir. Divan edebiyatında, Abdülkadir Geylani, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani ve diğer İslam alimlerinin bütününde de hikaye vazgeçilmezdir. Bediüzzaman'ın Risaleler'in hep temsiller vardır. Verilen misallerin ardından hakikatler ifade edilir.
Farklı alemlere taşır
Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim, Muallim Naci, Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Kemalettin Tuğcu ve Ömer Seyfettin hikayeleriyle bizi farklı alemlere alıp taşırlar. Bu hikayeler bazen romanlarda günışığına çıkar, bazen manzumelerde aşikar olur. Bu hakikat zincirini alıp Tarık Buğra'ya, Bahaeddin Özkişi'ye, Samiha Ayverdi'ye ve Sezai Karakoç'a kadar getirebiliriz. Yani bizim dinî hayatımız da, fikir alemimiz de, sanat evrenimiz de hikaye ile mezcolmuştur. Dolayısıyla hikayeyi sevmeyen insanımız yok adeta. Hikaye kitaplarını çok okumasak da dostlarımızdan hikaye dinlemeyi pek severiz.
Bana hikaye anlatma!
Her ne kadar "Bana hikaye anlatma!" sözünü dilimize pelesenk etmişsek de biz hikaye anlatmaya da, hikaye dinlemeye de esasen bayılırız. Anadolu'daki kahvehaneleri baştan sona dolaşalım, o mekanlarda anlatılanlar bizim hikayelerimiz. Hüznümüz, hicranımız, sevincimiz, sefamız, kederimiz... Âşıklar birbirlerine geçmişte yaşadıkları hikayeleri anlatırlar. Okullarda öğretmenler talebelerini, camilerde hocalar cemaatlerini, evlerde dedeler ve nineler torunlarını, istifade edilecek hikayelerle zihnen ve fikren donatır, gönüllerini ve yüreklerini beslerler. Velhasıl-ı kelam hayatımızda geniş yer tutan hikaye, insanımızın sevgi dili, gönül bağıdır.
Peyami Safa'nın hikayeleri
Merhum Mehmed Niyazi ağabeyimiz Peyami Safa'nın "Cumhuriyet'in en büyük romancısı" olduğunu söylerdi. Ben de aynı kanaatteyim. Romanları biliniyor, okunuyor, seviliyor.
Ya hikayeleri?
Ötüken Neşriyat, yazarımızın romanlarından sonra bütün 'Hikayeler'ini de bir kitapta yayınladı. Büyük bir sanatkar olduğu kadar vatanına, memleketine sevdalı bir mütefekkir olan Safa'nın, kısa hikayeleriyle de edebiyatseverlerin gönlünde taht kuracağı anlaşılıyor. Bol sayfalı romanları okumaya yanaşmayanlar, Peyami Safa'nın tek ciltte toplanan bu hikayelerini inanıyorum ki keyifle okuyacaklardır. Zira yazarımız, romanlarındaki o dil ustalığını hikayelerinde de gösteriyor. Zengin kelime dağarcığı, akıcı üslubu ve sürükleyici bir dili olan Peyami Safa, 'hikayeci' kimliğiyle de artık kütüphanelerdeki raflarda yerini almaya başladı. Edirnekapı Şehitliği'nde eşi Nebahat Hanım ve oğlu Merve ile yatan büyük ve iyi yazarımız Peyami Safa'yı rahmetle, şükranla anıyorum.
Recep Seyhan'ın Değirmeni
Recep Seyhan beş on sene öncesine kadar pek tanınmayan ve eserleri bulunmayan bir yazarımızdı. Halbuki o aslında 1970'lerden itibaren yazı aşkını dile getiren, dergilerde hikaye ve denemeleri neşredilen bir edebiyatçıydı. Uzun yıllar Anadolu'da öğretmenlik yapıp edebiyat dünyasından uzak kalan Seyhan, artık İstanbul'daki edebiyat camiasının da sevilen ve sayılan bir simasıdır. 'Anadolu'dan İstanbul'a Göç Eden Edebiyatçılar' konusu, ilgi çekici bence. Bilmiyorum üniversitelerde bu konuda tez yapıldı mı? Şayet yapılmışsa Recep Seyhan'ın da mutlaka bu çalışmaya eklenmesi ve İstanbul'la buluşmasının, keşfedilmesinde ne kadar değerli olduğunu anlatmak gerekiyor.
Rahmetli mütefekkir Fethi Gemuhluoğlu'nun edib ağabeyimiz Bekir Oğuzbaşaran'a üniversiteden mezun olacağı sırada "İstanbul'da kal. Anadolu'da kalemin keşfedilmez." dediğini duymuştum. Eskiden hakikaten pek çok kalem erbabı, istidatlı şair ve yazar Anadolu'da kaybolup gitmiştir. Ama şükürler olsun ki, iletişimin yoğunlaştığı günümüzde İstanbul'un dışındaki 80 şehrimizde edebiyatla uğraşanlar seslerini bugün duyurabiliyor; dergilerde çalışmaları neşrediliyor, kitapları yayınevleri tarafından yayınlanıyor. Ve bu edebiyatçılarımız da eserleriyle günışığına çıkabiliyorlar.
Zongo'nun Değirmeni
İyi hikayeci Recep Seyhan'ın Zongo'nun Değirmeni'ni okumalı. Seyhan, hikayelerinde gelenekli olanla modern anlatım şeklinin imkanlarını ustalıkla harmanlıyor ve okurunun önüne çıkarıyor. (Bilge Kültür Sanat Yayın)
Taşın Dediği
Yazarımızın adaşı ve meslektaşı Recep Kayalı da aynı yayınevinden çıkan Taşın Dediği hikaye kitabında 'küçük adamların büyük hikayeleri'ni anlatıyor. İnandırcı bir dille meramını iyi ifade eden genç bir hikayeci var karşımızda. Recep Kayalı kalıcı olacağı aşikar olan hikayeleriyle, edebiyatımıza renk, ahenk, muhteva ve değer katıyor.
Hanım hikayeciler dikkat çekiyor
Tanzimat'tan neredeyse Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar edebiyatta bir erkek egemen gücünden bahsedebiliriz. Şiirde, hikayede, romanda, tiyatro eserlerinde erkekler daha ziyade önde olmuşlardır. Elbette hanım şair ve yazarlarımız da var ama az. Günümüzde ise bu durum, neredeyse eşitlenir vaziyete geldi. Sinema, tiyatro, resim, müzik ve klasik Türk İslam sanatlarında hanımların gösterdiği üstün başarı, edebiyatta da kendini adamakıllı hissettiriyor.
İki güzel kitap
Elif Hümeyra Aydın'ın Dergah Yayınları'ndan çıkan Doğum Lekesi ile yine aynı yayınvinden okura ulaşan Eda İşler'in Kaza Süsü beni gelecek için umutlandıran iki güzel hikaye kitabı. Hani gergef veya nakış işler gibi denir ya hanım yazarlarımızda hakikaten bu ince işçiliği görmek mümkün. Kelimeleri yerli yerinde kullanan bu yazarlar, fikirlerini zamanında dile getiriyor, duygularını münasip vakitte gösteriyorlar.
Hanım edebiyatçılar, hikayemize herşeyden önce derin anlamlar katıyor. Sayılarının çoğalması, kuşkusuz edebiyatımızı bereketlendirecek, hareketlendirecektir.
Yar Elinden Şehri Olsa İçilir
İbrahim Başer'in Yar Elinden Şehri Olsa İçilir, benim okumaya doyamadığım bir özge kitap. Şimdi ikinci kez elimde. İyi kitaplar bir değil bir kaç sefer okunabilir. Başer burada, hikaye anlatmıyor sadece, İstanbul'da yaşadığmızı semtleri de birer ressam ustalığıyla resmediyor. (Post Yayınları)
Ayhan Mergen ve hikayeleri
Ayhan Mergen Siirt'te gazetecilik yapan, ömrü eğitimle geçmiş bir kültür ve edebiyat adamı. Daha önce memleket folkloruna dair kıymetli eserler neşreden Mergen, şimdi de hikayeleriyle okurlarının karşısına çıkıyor. Sıcak, sevimli, düşündürücü ve anlamlı hikayeler hepsi de. Teneke Ayna Öyküler'i Okudukça kendinizi Anadolu'nun o bereketli ovalarında, nehirlerin kenarında, dağlar arasında hissedeceksiniz. Yüreği yayla gibi geniş insanlarımızın iç dünyalarını bizimle paylaşıyor. Zor şartlarda yaşayan ama tevekkülü elden bırakmayan inançlı halkımızın güzel hasletlerini ortaya koyuyor. Yitik değerlerimizi anıyor, unuttuğumuz hazineleri hatırlatıyor. Esasen Ayhan Bilgen bize bizi anlatıyor. Dolayısıyla onu okumak, ruh iklimimizi yeniden keşfetmektir.