Sosyal bilimler alanında özellikle Batı dışı toplumlarda birçok kavram bilinçsizce ve içerikleri yoklanmadan kullanılmaya devam etmektedir. Sosyal bilimler Batı’da modernleşme ile eşzamanlı ve modern hayatın bilgisini üretmek üzere kurgulanmış geniş bir çerçeveyi tanımlamaktadır. Fakat dünyaya belirli bir perspektiften bakmaktadır ve özellikle müslüman toplumlardaki sosyal bilimcilerin en temel problemi; bu perspektifi ıskalayarak sosyal bilimlerin teori ve sonuçlarının evrensel olduğu efsanesine inanmaya devam etmeleridir.

Diğer yandan sosyal bilimlerin “Tanrı” ve “din”in merkezden çekildiği bir toplum yapısının problemleri üzerine konumlandırıldığını bilmekteyiz. Bunun birçok sonuçları olmuştur. Buradaki temel problem; sadece Tanrı ve dinin merkezden çekilmesi değil; onunla birlikte insan, toplum ve gündelik hayatın da ciddi bir değişime uğramasıdır.

Böyle bir değişim söz konusu olduğunda bu konuda uğraş veren Batı’da ilk akla gelen isim Emile Durkheim’dır. Durkheim’ın temel uğraşısının sosyolojinin teolojik bir problemi şeklinde nitelenebilir. Durkheim laik/seküler bir toplumda ahlakın ve sosyal bütünleşmenin nasıl sağlanacağı sorusu üzerine odaklanmaktaydı. Ahlak ve sosyal bütünleşmenin temel arkaplanı olan Tanrı ve din merkezden çıkınca bu işlevlerin nasıl sağlanacağı ciddi bir soru(n) olarak ele alınmak durumunda kaldı.

Durkheim 17 yıl başında kaldığı pedagoji kürsüsünde buna yönelik çalışmalar yaptı. “Toplumsal İşbölümü”, “İntihar”, “Din Hayatının İbtidai Biçimleri”, “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” gibi eserleri ilk başta birbiriyle ilişkisiz konuları ele alıyormuş gibi görünse de, gerçekte bütünüyle benzer bir probleme odaklanmıştır.

Aslında modernleşen bütün toplumlarda erken veya geç bu problemler başgöstermektedir. Modernleşmenin olmazsa olmaz sacayaklarından ikisi bireyselleşme ve sekülerleşmedir. Birey olmak demek insanın kendi hedef ve amaçlarını kendisi belirleyen özerk bir varlık haline gelmesidir. Dolayısıyla herhangi bir dini düşüncenin insanı belirleyen tanımından azade olmasını içermektedir.

Birey olmak bu bağlamda Durkheim ve onun hocası Saint Simon tarafından eleştirilen bir durumdur; zira insanı birtakım aidiyetlerden uzaklaştırarak toplumda bir nevi bağımsız atomlar haline getirir. Bu sebeple Durkheim kolektivitelere ağırlık verirken, bireyin de bu kolektif bilinç tarafından belirlendiğini düşünür. Bir anlamda “birey”i sosyal bütünleşme için tehlikeli görür.

Modernleşme aslında külli teolojik bir dönüşüme tekabül etmektedir. Bu bağlamda “bireyselleşme”yi tamamlayan mekanizma sekülerleşmedir. Sekülerleşme ise son kertede insanın nihai hedefi ve amacını kendi içkinliğinde ve dünyada bulduğu düşüncesidir. Böylece klasik anlamda dine aidiyetler son bulmaktadır. Durkheim’ın temel problemi de dinden boşalan bu yerin ne ile ikame edileceğidir ki, “toplum”u buraya yerleştirmektedir.

Tüm bu süreçlerden sonra Batı’da daha erken tecrübe edilen fakat bizim gibi toplumların kültürel gecikme ile yaşadığı problem nedir? Din aile, cemaat vb. aidiyetleri besleyerek bir kolektivite oluşturmaktaydı. Şimdi mahalleden başlayarak aile de dahil olmak üzere “aidiyet” ve “kolektivite”ler giderek çözülmektedir. Çözüldükçe bireyin yalnızlaşması ve krizleri daha da derinleşmektedir. Hatta modern mantık kolektiviteleri (aile, cemaat vb.) insan üzerinde bir bakı aracı olarak okumaktadır.

Birey kendisini kendisine yeten müstağni bir varlık olarak konumlandırmakta ancak kolektivite çözündükçe aidiyetlerini yitirmekte; sonuçta anlam çökmekte ve dinin insana kazandırdığı motivasyonlar zayıflamaktadır. Bu ise bir noktadan sonra Durkheim’ın belirttiği anomi problemini ortaya çıkarmaktadır. Meseleyi anlamak için etrafta gelişen olaylara bakmak yeterli olacaktır.