Bugün müslüman zihni ve bedeni açısından paradigmal problem kimlik ve kişiliğinde parçalanmalar yaşaması olarak görünmektedir. Bir yandan hayata egemen olan post/modern paradigmanın perspektifinden belirginleşmiş bir düşünce ve hayat tarzı, diğer yandan müslüman düşüncenin tarihin içinden bugüne kadar gelen değersel kodları.

Bu ikisi arasındaki paradigmal zıtlık aslında hayatın tüm alanlarında bir sorunsala dönüşmektedir. Parçalanma şeklinde ifade ettiğimiz bu sorun, gerçekte bir düalizmin yansıma biçimidir ki, düalizm çifte hakikati sonuçlamaktadır. Böylece Tanrı’nın yanına başka bir “hakikat” daha eklenerek insan bütünselliğini ve hakikatini kaybetmektedir. Ömer Özbay’ın “Jön Havariler” isimli şiirinin şu mısralarına dikkat çekebiliriz: “Biz günde bin kez Tih çölündeyiz/Yanımız Tûr-i Sina yöremiz Kızıldeniz/Saygımız sonsuzdur Fir’avn efendimize/Lakin cümleten Musa’nın müritleriyiz.”

Söz gelimi; post/modern hayatın zaman tasavvuru ve pratikleri ile gündelik yaşamın nasıl şekillendiğine bakabiliriz. Öyle ki, artık insanların zaman tasavvurlarının değişmesi ile müslüman pratiklerinin dönüşümüne de şahitlik etmekteyiz. Pre-modern dönemde zaman daha niteliksel olup vasati biçimde “değersel” olana bağlanmıştır. Bu perspektiften zaman namaz vakitlerine göre düzenlenmektedir ki, bu açıdan yıl boyu kendi içinde nicel zamana göre esneklikler taşır.

Sabah namazı öncesi uykusundan kalkan bir kişiye namazı kıldıktan sonra Peygamberi tavsiye uyumaması yönündedir. Eve bereket geleceği ümidi ve duası vardır. Hayat böylece erken başlamaktadır. Ardından kahvaltı ve hazırlıktan sonra herkes işine geçer. Öğle ezanı ile öğle namazı ve yemek arası verilir. İkinci vakti akşamın yaklaştığını gösterir ve nihayetinde akşam namazı vaktinde herkes evinde olur. Hadislere göre Hz. Peygamber Yatsı namazından sonra dinlenmeye geçer. İnsanlar arası ilişkilerde de bu vakitler kullanılır. Bu vakit ayarlaması aynı zamanda bir yaşam tarzını bize imlemektedir.

Modernite ile birlikte zaman salt niceliksel bir karakter taşımaya başlamıştır. Bir gün 24 saat eşit dilime ayrılmış olup hepsi homojendir. Tarih kadar zaman da eski dinsel ve değersel anlamlarından sıyrılarak insan hayatına dahil olmaktadır. Bugün büyük oranda bu zaman kurgusu çerçevesinde bir hayatın aktığını görmekteyiz. Söz gelimi; giderek gece geç vakte kadar uyumamak, sabahleyin namaz vaktinden çok sonra kalkmak; böylece ibadet düzeninin de bozulduğu bir hayatın içine girilmektedir. Şehirleşme, iş hayatı vb. üzerinden modern dünyanın getirdiği bu zamansal anlayış kendi ritmini kurmuştur. Tabii bunun insan sağlığı ve psikolojisi üzerindeki etkileri bilahare ele alınmalıdır. Ayrıca “unlu mamüller” önündeki kuyruklar da bize önemli göstergeler sunmaktadır.

Böyle bir durum karşısında ne yapılmalıdır? Artık devran tamamen değişti denilerek mevcut durum kabullenilecek mi? Yoksa kendi zaman tasavvurunu işletebileceği bir dünya ve insan anlayışı için yeniden düşünmek mi? Doğrusu bu tercihlerde büyük çoğunluk mevcut verili olanı tercih etmektedir. Ancak bir müslümanın kendi hayat tarzını oluşturmak üzere “zaman”la sağlıklı bir ilişki kurması gerekmektedir.

İşte tam da bu noktada İslam düşüncesinin yeniden inşası üzerinde düşünülmelidir. Elbette geleneği bütün tarih ve sosyolojisiyle geri döndürmek mümkün değildir. Ancak paradigmasını koruyacak şekilde islam düşüncesinin bugünü dolayımlayarak inşa çabalarını kuvvetlendirmek gerekmektedir. Bu inşa çabaları özelde zamanla sağlıklı ve değersel bir ilişki kuran hayat tarzını da gündeme getirecektir.