Mustafa Özçelik’in Muhit Kitap’tan çıkan Yunus Emre’nin Dostları kitabı, mutasavvıf şairimizin samimi ve yakın dostlarını anlatıyor.

Kıymetli edebiyatçımız Mustafa Özçelik, kadim zamanlarda yaşamış şairlerimizi, mutasavvıflarımızı ve mütefekkirlerimizi günümüze taşıyor, onları bugünkü nesillerle buluşturuyor. Şüphesiz bu çok büyük bir kültür hizmeti. Yazarımızın bu minvalde çok değerli bir eseri daha günışığına çıktı: Yunus Emre’nin Dostları. Az çok herkes Türkmen dervişinin dostudur onu sever, ilahilerini okur ama bazıları da onun can yoldaşıdır. Ömürlerini ona hasretmişlerdir; merak eder, araştırır ve yazarlar. İşte Özçelik bu sadık dostlara temas ediyor bu eserinde. “Ön söz”leri dikkatle okurum. Kitabın giriş mısraları Yunus’tan: “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım/Sevelim sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz.” İnsanların uyguladıkları takdirde huzuru rahatlıkla bulabilecekleri bir şah beyit. Mustafa Özçelik devam ediyor:
“Yunus Emre, 13. Asırda yaşadı. Hayatı hakkında kitabî anlamda fazla bilgiye sahip olmadığımız bir mutasavvıf şair… Ne var ki bu durum, onun aradan geçen yedi asır boyunca sevilmesinin, okunmasının, tanınmasının önünde bir engel oluşturmadı. Aksine bu bilinmezlik, onu o kadar meşhur hâle getirdi ki o hepimizin gönlünde hem ‘meçhul’ ama bir o kadar da ‘meşhur’ olmanın sırrına erdi. Yunus’u önemli kılan, şüphesiz ki tasavvuf düşüncesine getirdiği zenginlikti. Tasavvuf, onunla zaten özünde var olan evrensel boyutunu daha da genişletti. O bir taraftan Anadolu’da bir ‘gönül mektebi’ kurarken bu mektepte öğretilen anlayış zaman içinde Batı Rönesans’ını bile etkiledi. Bugün kim ne derse desin eğer Anadolu’da özü sevgi ve hoşgörüye dayalı bir İslâm anlayışı varsa ve Batı’da adına insancıllık, insan sevgisi denilen bir hümanizm olayı ortaya çıkmışsa -bu hümanizmin Yunus’un sevgi anlayışıyla bağı ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte- bütün bu gelişmelerde onun payı son derece büyüktür.”
Mustafa Özçelik, Yunus Emre’nin sadece fikrî kimliğiyle değil dili ve üslubuyla da önemli olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Yunus Emre, Türkçeyi âdeta kanatlandırarak bir iman, fikir ve heyecan diline dönüştürdü. Ona büyük bir irtifa kazandırarak bu coğrafyanın şiir dili hâline getirdi. Dahası bu dille öyle bir şiir geleneği oluşturdu ki Anadolu’nun her yerinde Yunus Emre’nin takipçisi yeni şairler yetişti. Böylece mimarının Yunus Emre olduğu, bir gönül mektebi, bir fikir ve şiir geleneği günümüze kadar geldi.”
Hep düşünmüşümdür acaba Mustafa Özçelik Yunus Emre hakkında niçin bu kadar çok araştırdı ve yazdı? Sadece şairimizin memleketi olan Eskişehir’de yaşadığı için mi? Kitapta bunun da izahını okuyoruz. Bakalım Mustafa Hocayı Yunus’a bu kadar ram eden güçlü bağ ne zaman ve nasıl kuruldu? Şöyle anlatıyor: “Bu kitabın yazarı da hayatı Yunus’la değişenlerdendir. Çünkü lisede okurken ve gelecekte mesleğinin ne olacağına dair bir öngörüsü yokken bir Yunus Emre kompozisyon yarışmasına katılarak onun bereketli ikliminde nefes alıp vermeyi öğrenmiş, böylece 1972’de yayımlanan bu ilk yazısıyla edebiyat dünyasına adım atmış biridir. O zaman anlamıştır babaannesinden dinlediği Yunus ilahilerinin kendisinde nasıl bir şiir ırmağı oluşturduğunu. Şükür ki ilk kitabı da 1984’te yılında bir Yunus Emre biyografisi olmuş, daha sonra bunu Yunus konulu başka kitaplar takip etmiştir.”
Merak etmişsiniz aziz okuyucular. “Yunus Emre’nin Dostları” kimlerdir diye. Onları da belirtelim: Filibeli Ahmed Hilmi, Mehmed Fuat Köprülü, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Mehmed Raif Yelkenci, Burhan Ümit Toprak, Abdülbaki Gölpınarlı, Ahmet Adnan Saygun, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Kadri Timurtaş, Fatma Nezihe Araz, Halim Baki Kunter, Ahmed Süheyl Ünver, A. Turan Oflazoğlu, Halide Nusret Zorlutuna, Sezai Karakoç, Hüsrev Hatemi, Hikmet İlaydın, Mehmet Kaplan, Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Nihat Asya, Ahmet Kabaklı, Mehmet Demirci, Emine Işınsu, Xuraman Hümetova, Zeynep Beksaç, Annemarie Schimmel, Anna Masala. İnanıyorum ki yolu Yunus’un dergâhından geçen bu kalem, kelam erbabını, bu fikir insanlarını dikkatle okuyacak, zaten çok sevdiğiniz Yunus Emre’ye gönül bağınız daha da güçlenecek, muhabbetiniz katmerlenecektir. İlahileri mütemadiyen, bu aşk ve şevkle, taze bir hevesle yeniden, tekraren okumaya başlayacaksınız.
İKİ DENEME KİTABI
Kalbe dokunan, ruha işleyen denemeleriyle tanıdığımız Dursun Çiçek ve Senai Demirci’nin iki yeni kitabının muştusunu aldık. Çiçek Gönlümdeki Dağlar, Demirci ise Işığın Eşiğinde kitabıyla okuyucularını selamladı. Dursun Bey, dağları düşünmeyi, bu cesametli yapılar üzerinde hayal kurmayı seviyor. Hâliyle bizi de tefekküre sevk ediyor. “Dağları yazmak dağlara tırmanmak gibi… Dağın bir yaylasında nefes almak, dağın bir tepesinde türkü söylemek, dağın bir pınarından soğuk su içmek gibi. Yazdıkça dağ yüceliyor. Her harf, her hece, her kelime, her cümle dağın bir parçası hâline geliyor ve kalem de kelam da dağlanıyor. Dağları yazdıkça insan da arınıyor, hatta dağ gibi yüceliyor.” diyor dağların destancısı. Dünyanın direği olan dağlar zaten güzel, onlara güzelleme yapmaya gerek yok. “Ön söz”ün başında kıymettar bir hatıra var, okuyalım: “Rahmetli dedem düşünceli olduğu zaman dağlara bakardı. Sanki dağlara bakmak derin düşünmenin göstergesiydi, onun için. Nitekim o, dağları yüce olduğu kadar derin olarak da nitelerdi. Hüzünlendiğinde dağlara uzatırdı bakışları, bir türkü mırıldandığında veya dinlediğinde dağlarla paylaşırdı. Birini beklerken veya birini gurbete gönderirken sanki yine dağlara sığınırdı gözleri. Onun için dağlar bir geçmiş, bir tarih, bir gelenekti. Rahmetin göstergesiydi dağlar. Bize önemli bir şey anlatacağı zaman dağların eteklerine giderdi. Âdeta insanın dağlanarak dağları anlayabileceğini bilirdi.” “Gönül Dağı” ile başlıyor denemeler, “Elif Elif Diye…” bitiyor. Has yazarlardan iyi deneme okumak isteyenler, gönül dağarcıklarını daha muhkem hâle getirmek isteyenler, Gönlümdeki Dağlar’ı arayıp bulacak ve okuyacaktır, buna inanıyorum.
Hepimiz kitap okurken veya birini dinlerken notlar alır dururuz. Söylenen söz kıymetli, nakledilen hatıra değerlidir. O cevher kelamları kayda geçirmeyi, geleceğe taşımayı isteriz. Senai Demirci de bu tarz alıntılardan güzel bir hikmetli kelamlar antoloji meydana getirmiş. Işığın Eşiğinde kitabını okurken düşünen batılı yazarlar ve düşünürler ile akıl etmeyi seven şarklı müellif ve mütefekkirlerin birbirine yakın duran duygu dünyalarına şahit oluyoruz. “Kediler ve Kelimeler” ile başlıyor kitap, kulak verelim: “Zamanı sarışın bir kedi olarak yarat baştan Allah’ım/Bırak okşayayım/Esirge ve bağışla beni gerçekten/Bırak düşlerimde kaybolayım.’ Madem bu kitap bir alıntılar kitabı, ön sözünü de Didem Madak alıntısı başlatsın. Nilgün Marmara da ön sözün son cümlesini yazmak üzere beklerken ‘Kimdi o kedi?’ diye sorsun. Dünyaya benimle uğramış ama benden önce geçip gitmiş bu iki güzel kalbin kedileri varmış, belli. Ama kediler kadar kelimeleri de varmış; bir köşede sessizce kıvrılan ‘gel beni sev!’ dercesine nazlanan, gözlerinde sessizlikleri demleyen kediler. Ve de kelimeleri.”
GAZZE SEVGİSİ
Gazze hicranını yüreğinde hissetmeyen yazar olur mu? Kudüs’ten yolu geçmeyen sanatçı ne işe yarar? Filistinlilerin acılarını duymayan şairler kime ne anlatır? İyi ki kursiyerlerimizle birlikte Gazze’nin Cennet Kuşları kitabını yayımladık. Senai Demirci de anlatıyor: “Bu kitabın yayına hazırlanması sırasında ve öncesinde ‘Gazze’ kelimesi geldi ve kalbimizin odacıklarında dolaşmaya başladı. ‘Kudüs’ kedileşti; ‘soykırım’ vahşileşip tırmaladı kalplerimizi, ‘ölüm’ çocuklaştı. ‘Umut’ küsüp gitti, sokakların çamurlu kuytularında aç biilaç gezinir oldu. ‘Gece’ gökyüzü’ ‘uçak’, bomba’ ‘ateş’, ‘ateşkes’ ‘savaş’ kuduz köpekler gibi vahşice dolaşır oldu odalarımızda. Şükür ki ‘Allah’ var da ‘zalim’i illa ki ‘cehennem’in yanında okuyacağız, ‘zulüm’ü çok yakında ‘yok’ diye telaffuz edeceğiz.” Hayalleriyle, sözleriyle, düşünceleriyle dünyamıza anlam katan, bizi geniş ufuklarda dolaştıran ruh onarıcıların engin dünyasında tenezzüh etmek için.” Işığın Eşiğinde kitabı okunmalı. Kim bilir belki de bu kitabı okuduktan sonra ‘yazma alışkanlığı’nı kazanacak, havada dolaşan fikir kırıntılarını, kitaplarda yer alan hikmet tomurcuklarını defterinize kaydedecek ve gelecek nesillere bu emanetleri huzurla bırakacaksınız.
BİR KAÇ ÖMRÜM BOYUNCA
Kâmil Yeşil hikâye ve denemelerini severek okuduğum, yayına hazırladığı eserleri takip etmeye çalıştığım iyi bir edebiyatçımız. Sevdiğim şair ve yazarları da herkesin tanımasını, okumasını isterim. Bunun için fırsat buldukça edebî çalışmalarından bahsederim. Milat okuyucuları buna tanıktır. Yazarımızın Birkaç Ömrüm Boyunca isimli hikâye kitabı vitrinlere çıktı. Kitaptaki hikâyelerin isimleri şöyle: “Mecnûn ile Leyla”, “Söğüt Gölgesi”, “Darabe Amr’un Mr. Brown”, “Bahçemdeki Zambak”, “X-Ray”, “Sıra”, “Cuma Sineması”, “Toliet Management”, “Yolun Anlattığıdır”, “Odun”, “Kızımız”, “Netan”, “Mezar Taşı Resim Fırçası”, “Dua Hakkı”, “Çiv”, “Kırkta Bir”, “Baston”, “Leo ve Yahşi”, “Aslanlar Hâlâ”, “Cümlenin Ögeleri”. Öykülerin isimleri inanıyorum ki dikkatinizi çekmiştir. Öyleyse başlayalım hemen. Şimdi hikâye okuma zamanı.
METANET GÖSTERMEK
Bazı yazarlarımızın kitapları da, konuşmaları da sizi dinlendirir, ruhunuzu gönendirir, huzur iklimine davet eder. Onları okurken veya dinlerken dünyanın gam ve kasavetini ardınızda bırakır iyilik âleminde dolaşmaya başlarsınız. Mehmet Dinç’in kitapları ve konuşmaları da bende bu intibaı bırakıyor. Hele Sadettin Ökten ve Kemal Sayar ile birlikte Erkam Radyo’da yaptıkları “Gönül Sadâsı” programlarını kaçırmamaya çalışırım. Çünkü günümüzün ifadesiyle bu gönül yapıcı, ruh onarıcı sohbetler hepimize de olduğu gibi bana da iyi geliyor. Mehmet Dinç’in yeni kitabının adı Zorluklar Karşısında Metanet Göstermek. Galiba günümüzde en çok muhtaç olduğumuz kavramlardan biri de bu olsa gerek. Zira insanlarımız çabuk pes eder oldular, yelkenleri hemen suya indiriyorlar. Sabır, sebat, dirayet, azim, kararlılık, ümit, aşk, şevk kavramları mahzunlaştı. Zira onlara dönüp bakan yok. Hemen alevlenen, parlayan bazı insanlarımızı görüyoruz. Hâlbuki böyle olmamalı. Mevlâna’ların, Yûnus Emre’lerin yurdunda yaşayanların hasleti bu kadar sert, mizacı bu denli kırıcı olmamalıydı. Keşke az önce sıraladığım kavramların tamamına dair geniş bir sözlük hazırlansa ve bu kavramları yeniden anlamaya, idrak etmeye başlasak, onları gündemimize alsak. Yazarımız “metanet”i, “ayakta kalmanın sessiz ahlâkı” olarak tanımlıyor. Mükemmel tarif. Devam ediyor: “Hayat, insana her zaman yük bindirir. Kimi zaman bu yük dışarıdan gelir; bir kayıp, bir hastalık, bir haksızlık, bir yalnızlık… Kimi zaman da içeriden büyür; anlam boşluğu, tükenmişlik, umutsuzluk, değersizlik duygusu. İnsan bu yükle ne yapacağını bilemediğinde ya kaçar ya da çöker. Oysa insanı insan yapan aslı meziyet, yükün varlığını inkâr etmek değil, onunla nasıl durduğudur. İşte bu duruşun adı: Metanettir.” Bütün abide şahsiyetler, metin insanlardır. Kavidirler, güçlüdürler ve zorlukları aşmayı bilirler. “Metanet, başımıza gelenleri seçemediğimiz bu hayatta, nasıl bir insan olarak kalacağımızı seçebilme cesaretidir.” diyor Mehmet Dinç. Bize deva olacak, şifa sağlayacak “metanet” gibi bir kavramı hatırlattığı için Mehmet Dinç’e müteşekkiriz, ömrüne bereket. Merhum Mehmet Doğan’ın Batılılaşma İhaneti, İbrahim Tenekeci’nin Uzak İstanbul ve Turan Kışlakçı’nın Âyetini Arayan İnsan’ın yeni baskıları, diğer bahsettiğim kitaplar gibi Muhit Kitap’tan çıktı. Hâliniz iyi, muhitiniz nezih, ömrünüz bereketli, kitaplığınız dolu olsun aziz okuyucular.