Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir ya bir musibet gelip alacaktır.
Bu söz, belki bir hadis metni değildir; ancak içinde hayatın acı tecrübeleriyle doğrulanmış büyük bir hakikati barındırmaktadır. Çünkü Allah'ın emrettiği bir hakkı vermemek, o malın sahibinin insan değil Allah olduğunu unutmak demektir.
Bugün insanların çoğu kazancını artırmanın yollarını arıyor. Daha fazla kazanmak, daha çok biriktirmek, daha büyük servetlere ulaşmak için ömür tüketiyor. Fakat aynı insanlar, malın içindeki fakirin hakkını vermeye gelince bin türlü mazeret üretiyor. Oysa zekât, malı eksilten değil, bereketlendiren ilahi bir emirdir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın."
(Tövbe, 103)
Demek ki zekât yalnızca fakiri doyurmaz; zenginin kalbini de cimrilikten temizler. Malı da manevi kirlerden arındırır.
Bir başka ayette Rabbimiz şöyle uyarıyor:
"Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanları elem verici bir azap ile müjdele."
(Tevbe, 34)
Ne kadar sarsıcı bir ikaz! İnsan ömrü boyunca servet biriktiriyor; fakat bir gün o servetin hesabını vereceğini unutuyor. Kasalarda saklanan paralar, bankalarda tutulan rakamlar, gayrimenkuller ve yatırımlar... Eğer Allah'ın hakkı verilmemişse bunların hiçbiri gerçek anlamda güvence değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise şöyle buyuruyor:
"Bir malın zekâtı verildiğinde o malın şerri giderilmiş olur."
(Hâkim)
Başka bir hadis-i şerifte ise:
"Sadaka malı eksiltmez."
(Müslim)
buyurulmaktadır.
İnsan aklı bazen bunu anlamakta zorlanır. Nasıl olur da verilen mal eksilmez? Oysa hayat bunun sayısız örnekleriyle doludur. Zekâtını ve sadakasını veren nice insanların işleri açılmış, bereketleri artmış, ummadıkları kapılar önlerinde açılmıştır. Buna karşılık malına sıkı sıkıya sarılanların servetleri bazen bir hastanede, bazen bir kazada, bazen bir mahkemede, bazen de hiç beklemedikleri bir musibette eriyip gitmiştir.
Çünkü Allah'ın koyduğu düzen değişmez.
Zekât olarak verilmesi gereken miktar bazen lüks tüketimde, bazen gösteriş yarışında, bazen gereksiz harcamalarda, bazen de ani felaketlerde elden çıkar. İnsan vermemekte direnir ama mal yine gider. Fakat biri sevap olarak gider, diğeri ise pişmanlık olarak...
Asıl soru şudur:
Malımızı Allah'ın emrine uyarak kendi elimizle mi vereceğiz, yoksa musibetlerin elimizden çekip almasını mı bekleyeceğiz?
Bugün dünyanın dört bir yanında açlıktan uyuyamayan çocuklar, yetimler, borç altında ezilen aileler ve temel ihtiyaçlarını karşılayamayan milyonlar varken; zekât sadece bireysel bir ibadet değil, aynı zamanda toplumsal bir vicdan meselesidir.
Unutmayalım ki mal bizim değildir; bize emanet edilmiştir. Emanetin sahibi ise bir gün hesabını soracaktır.
Öyleyse gelin, servetimizi kasalarla değil dualarla koruyalım. Malımızı sigortalarla değil zekâtın bereketiyle muhafaza edelim. Çünkü Allah için verilen hiçbir şey kaybolmaz; asıl kayıp, Allah'ın hakkını vermeden yaşanan bir ömürdür.