Saygıdeğer okuyucular, İstanbul'un kıymetini bilelim ve sahip çıkalım. Ülkemiz İslam'ın son kalesidir, İstanbul ise en yüksek burcudur. Sadece hamasi nutuklarla fethin yıldönümünü kutlamak yetmez. El ele vermiş olan iç ve dış düşmanların sinsi ve aldatıcı planlarını bozmak için, çok uyanık olmak gerekiyor. Son zamanlarda yaşadığımız sosyal ve siyasi gelişmeler, bir de bu açıdan değerlendirilmeli.
İslam Ülkelerinin çoğunun ABD ve Batılı emperyalistlerinin güdümünde olduğu böyle buhranlı bir dönemde, Müslümanların hamisi olan güçlü ve kararlı bir Türkiye elbette onların gözünü korkutmaktadır. Düşmanlarımız tarihe bakarak, Osmanlı'yı, Selçuklu'yu, Eyyubiler'i veya Endülüs'ü hatırlayıp Müslümanların tekrar bir araya gelmemesi için türlü planlar yapmaktalar. Birinci hedef ise, İslam Âleminin lider ülkesi Türkiye'dir.
Allah'a şükürler olsun, fethin sembolü olan Ayasofya'da tekrar ezan sesleri yükseldi. Asırlarca Müslümanların secdegahı olan bu muhteşem mabed, yeniden asli hüviyetine kavuştu. Ayasofya'yı tekrar camiye çevirmek, İstanbul'un tapusuna kıyamete kadar sahip olmak demektir.
Fatih Sultan Mehmed, askeri ve siyasi bir dahiydi. Hem de fikir ve idealleriyle çağını aşan ileri görüşlü bir dahiydi. Bazı çok bilmişler onu övmek için "Fatih bir mareşaldi" diyorlar. Bu bir övgü değil, zemm-i zımnidir. Yani onu öveyim derken daha küçük gösterdiklerinin farkında değiller.
Fatih'in ordusunda mareşal diyebileceğimiz onlarca paşa vardı. Fatih, bu mareşalleri dehasıyla yönetip, dünyanın en zor işini başarmıştır. İstanbul'un fethi askeri ve siyasi olarak çok büyük bir olaydır. Ama ondan daha zoru, bu başarıyı devam ettirmek ve İstanbul'u korumaktır.
Aradan 573 sene geçmiş olması fethin tazeliğine ve canlılığına halel getirmemiştir. Müslümanların takdir ve duaları, düşmanlarımızın kin ve intikam duygularına karışmıştır. Bizdeki tarih şuuru sönmeye yüz tuttukça Kostantinopolis sevdalıları yeni heveslere kapılmakta, Ayasofya'da ezanı susturup kubbesine haç takacakları günü hayal etmektedirler.
Şu iki tarihi gerçeği hatırlatmakta fayda görüyorum: Birincisi Kudüs'ün, İkincisi Endülüs'ün başından geçen acı olaylar
Kudüs 1187 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından yeniden fethedilip, Haçlı işgalinden kurtulmuştu. Eyyubiler ve Memlükler'den sonra bu kutsal şehre Osmanlı sahip çıktı. Ama Haçlı zihniyeti asırlarca Kudüs'ü hiç unutmadı. Kin ve intikam duygularıyla 730 yıl sonra geldikleri Kutsal şehri işgal ettiler. 11 Aralık 1917'de Kudüs'e giren İngiliz Generali Allenby "Bugün Haçlı Seferleri sona ermiştir. Türkler artık burada olmayacak. Kudüs'ü Hıristiyanlara Noel hediyesi olarak sunuyorum" demişti.
Endülüs'te ise başka bir üzücü macera yaşanmıştı. 711 yılında Tarık bin Ziyad'la başlayan fetihler sonunda neredeyse bütün İber Yarımadası Müslümanların hakimiyetine girmişti. 1492 yılında Gırnata Emirliği sona erinceye kadar sekiz asra yakın devam eden Endülüs'ten geriye, kiliseye dönüştürülmüş camiler ve çan kulesine çevrilmiş minareler kaldı. O güzelim şehirler, Kurtuba, İşbiliyye, Tuleytula, Gırnata yeniden işgal edildi. Kitaplar yakıldı, camiler yıkıldı, insanlar öldürüldü, koskoca bir medeniyet yok edildi. Şimdi Müslümanlar müze olan Kurtuba Ulu Camii ve Elhamra Sarayını gezerek kendilerini mazinin ihtişamiyle teselli etmeye çalışıyor.
Tarihe bir macera filmi seyreder gibi bakarsak bize hiçbir şey kazandırmaz. Olayların arka planındaki ibret ve hikmet boyutunu düşünerek ders çıkarmalıyız. Gençlerimize 21 yaşında Fatih olan Sultan II. Mehmed’i çok iyi anlatmalıyız. Hocalarını, eğitimini, inancını, idealini, ufkunun genişliğini ve ileri görüşlü oluşunu ortaya koyarken, aldığı tedbirleri, bilim ve teknolojiden azami ölçüde faydalanarak yaptıklarını da ihmal etmeyelim. Surların önünde döktürdüğü “Şahi” topunun 9 metre boyunda, 65 ton ağırlığında olduğunu ve 850 kiloluk gülleleri yüzlerce metre ileriye fırlattığını unutmayalım.