Başlıktaki yazımızın birincisinde ormanların yalnızca ağaçlardan ibaret olmadığını, bir ülkenin ekolojik hafızasını, doğal zenginliğini ve geleceğini temsil ettiğini ifade etmeye çalışmıştık. Ancak meselenin bir başka boyutu daha var: Ormanlarımızı nasıl koruyacağız?

Bu soruya cevap ararken gözümüzü dünyanın farklı ülkelerine çevirmekte fayda var. Çünkü iklim değişikliği, kuraklık ve aşırı sıcaklıklar yalnızca Türkiye'nin değil, bütün insanlığın ortak meselesi hâline gelmiş durumda. Bu nedenle birçok ülke, orman yangınlarıyla mücadelede önemli tecrübeler biriktirmiştir.

Dikkat çekici olan husus ise başarılı ülkelerin yangınla mücadeleyi yalnızca itfaiye, uçak veya helikopter meselesi olarak görmemeleridir. Bu ülkelerde mücadele dört temel sütun üzerine inşa edilmektedir: eğitim, teknoloji, planlama ve caydırıcılık.

Birinci sütun eğitimdir.

ABD ve İskandinav ülkelerinde çocuklar erken yaşlardan itibaren doğa bilinciyle yetiştirilmektedir. Özellikle Finlandiya'da orman kültürü eğitim sisteminin doğal bir parçası hâline gelmiştir. İnsanlar ormanı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak değil, korunması gereken ortak bir miras olarak görmektedir. Bu nedenle yangınla mücadele, yangın çıktıktan sonra değil, bireyin zihninde başlamaktadır.

İkinci sütun teknolojidir.

Kanada, İsveç ve Almanya gibi ülkelerde uydu görüntüleri, sensör ağları, termal kameralar ve yapay zekâ destekli risk analizleri kullanılmaktadır. Amaç yangın çıktıktan sonra müdahale etmek değil, riskleri önceden tespit ederek önleyici tedbirler almaktır. Günümüzde afet yönetiminin başarısı, yalnızca sahadaki insan gücüyle değil, veriyi doğru kullanabilme kapasitesiyle de ölçülmektedir.

Üçüncü sütun planlamadır.

Avusturya ve Almanya'da orman yönetimi uzun vadeli planlarla yürütülmektedir. Orman içi yollar, yangın emniyet şeritleri, erişim koridorları ve risk haritaları sürekli güncellenmektedir. Avustralya'da ise kontrollü yakma uygulamalarıyla kuru bitki örtüsünün oluşturduğu risk azaltılmaktadır. Bu yaklaşımın temelinde şu anlayış yatmaktadır: Afet yönetimi, afet gerçekleşmeden önce başlar.

Dördüncü sütun ise caydırıcılıktır.

Amerika başta olmak üzere birçok ülkede ihmalkârlık sonucu yangına neden olan kişiler ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalmaktadır. Çünkü modern afet yönetimi anlayışı bireysel sorumluluğu da kamu güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir.

Bu örneklerden Türkiye adına çıkarılabilecek en önemli sonuç şu olabilir: Orman yangınlarıyla mücadele yalnızca Orman Genel Müdürlüğünün veya itfaiyenin görevi değildir. Bu mücadele eğitim politikalarından şehir planlamasına, enerji altyapısından medya kampanyalarına kadar çok boyutlu bir yaklaşım gerektirmektedir.

Meseleye bu gözle baktığımızda ormanlar yalnızca ağaç toplulukları olmadığını görürüz. Ormanlar su döngüsünün, iklim dengesinin, biyolojik çeşitliliğin ve ekolojik sistemin taşıyıcı unsurlarıdır. Bir ormanın kaybı, yalnızca yeşilin kaybı değil; bir ekosistemin yara alması anlamına gelir. Bir ülkenin gelişmişliği, yalnızca kişi başına düşen gelirle veya sahip olduğu teknolojiyle ölçülmez. Asıl ölçü, karşılaşabileceği riskleri ne kadar önceden öngörebildiği ve bu riskleri ne ölçüde azaltabildiğidir.

Orman yangınları konusunda başka ülkelerin tecrübesi bunu göstermektedir. Yangın çıktığında kahramanca mücadele etmek elbette değerlidir. Ancak daha değerli olan, o kahramanlıklara ihtiyaç bırakmayacak bir bilinç ve tedbir düzeni kurabilmektir. Çünkü medeniyet, felaketlerden sonra ayağa kalkabilmek kadar, felaketlerin önüne geçebilmeyi de başarabilmektir.

Sonuç olarak bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Yangın çıktığında ne yapacağız sorsundan önce, yangının çıkmaması için bugün ne yapmalıyız? Zira afet yönetiminin en ileri aşaması müdahale değil, önlemedir. Bir kıvılcımı engellemek, binlerce hektarlık ormanı kurtarmaktır. Doğaya karşı kazanılmış hiçbir zafer yoktur. Yalnızca doğru kurulmuş dengeler vardır. Ormanları korumak ancak bu dengeyi kurabilen toplumların başarabileceği bir medeniyet meselesidir.

Şimdi bu yazıyı burada noktalarken, günlük hayatımıza dönmek en kolay yol. Hâlbuki şu an soluduğumuz her nefes, geçmişte iyi insanların ormanları koruyarak bize bıraktıkları emanettir. Bizim de bu emanete sahip çıkmamız gerekir. Henüz doğmamış çocuklara, kanat çırpmamış kuşlara bir nefes borcumuz var. Borcumuzu ödemek için, bu bilinci yaymak, fidan dikmek kadar kıymetlidir. Bir kişinin bile zihninde yakacağımız, koruyucu bir kıvılcım çok önemlidir. Kim bilir belki bir paylaşımınız, yarın binlerce hektar ormanı, hayatı, küle dönmekten kurtaracak bilince sebep olabilir. Zira ormanları korumak, sadece itfaiyenin değil, bu topraklarda nefes alan her vicdan sahibinin ortak sorumluluğudur.

Not: Birinci yazıyı okumamış dostlarımız için linki aşağıya bırakıyorum:

https://www.milatgazetesi.com/agaclara-borcumuz-var