Felsefe, insanın kendisine verilmiş cevaplarla yetinmemesidir. İnsan, “Bana böyle söylendi” ile “Ben bunu neden doğru kabul ediyorum?” arasındaki mesafeye adım attığında felsefe başlar. Felsefe, hazır hakikatlerin önünde eğilmek değil, hakikatin kendisini sorgulama cesaretidir. Bu yüzden felsefenin asli düşmanı cehalet değil, tamamlanmışlık, mükemmellik ve kesinlik saplantısıdır.
Bedevi dogmatizmin temel problemi de burada ortaya çıkar. Dogmatizm merkezli insanüstü yanılsamalar anlayışı, hakikatin nihai kaynağını insan aklının dışında ve üstünde konumlandırdığında, aklın görevi hakikati yaratmak, araştırmak ve yeniden kurmak olmaktan çıkar; kendisine bildirilmiş olduğu kabul edilen hakikati anlamak, açıklamak ve savunmakla sınırlandırılır. Böylece akıl özgür bir özne olmaktan çıkar, önceden belirlenmiş hakikatin hizmetkârına dönüşür.
Burada asıl mesele dogmatik yazılarda felsefe teriminin kullanılıp kullanılmaması değildir. Daha derin mesele, insanın hakikati kendi aklıyla sorgulama hakkının nerede durduğudur. Felsefe sorar. Dogmatik zihin cevap verir. Felsefe kuşkuya izin verir. Dogmatik zihin kuşkuyu tehdit olarak görür. Felsefe “başka türlü olabilir mi?” diye sorar. Dogmatizm “olması gereken budur” der. Felsefe insanı düşünmeye çağırır. Dogmatizm ise çoğu zaman insanı doğru düşünmeye değil, doğru olduğuna karar verilmiş şeyi düşünmeye çağırır.
İşte zihinsel kapanma burada başlar. Bir insanın eline değişmez bir hakikat paketi verildiğinde ve o paketin içeriğine insanüstü ve doğaüstü nitelikte mutlak hakikatler olduğuna inanması istendiğinde, insanın düşünme alanı daha başlangıçta sınırlandırılmış ve yok edilmiş olur. Artık insan “Bu doğru mu?” sorusunu sonsuza kadar açık tutamaz. Sorunun sınırları vardır. Bazı sorular tabu, bazı cevaplar dokunulmaz, bazı kuşkular tehlikeli hale gelir.
Kapalı nitelikteki bir zihinsel dünyada minimum düzeyde akıl vardır; fakat aklın egemenliği yoktur.Bu ayrımı görmek gerekir. Katı ve kapalı dogmatik geleneklerin tarihinde bedevi dogmatizme rağmen felsefe yapmaya çalışan insanlar olabilir. Felsefi görüşler ortaya koymuş insanların varlığı, kapalı zihniyet ile felsefi özerklik arasındaki gerilimi ve çatışmayı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, onların hikâyesi bize önemli bir şey gösterir: Felsefe kapalı zihin dünyasında ortaya çıktığında bile çoğu zaman kendisini dogmatik hakikat iddiasıyla hesaplaşmak zorunda bulmuştur.
Gerçek felsefe yalnızca dogmatik kurguların varlığını kanıtlamakla yetinmez. Bütün dogmatik kavramları de sorgulayabilir. İnsan ötesi tecrübelerin imkânını tartışabilir. Bütün yazıların kaynağını sorabilir. Ahlakın dogmatizm olmadan mümkün olup olmadığını araştırabilir. İnsanın özgür iradesini, eskatolojiyi, teodiseyi, ölümü, kısacası düşünülmez denilen her şeyi reddetme ihtimalini düşünce alanına sokabilir. Felsefe ve eleştirel akıl, düşünülemez nitelikte hiçbir soru ve alan bırakmaz.
İşte dogmatik zihnin korktuğu yer burasıdır. Felsefe ve akıl için hiçbir soru dokunulmaz değildir. Bir düşüncenin dogmatik olması, felsefe açısından onun sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez. Aksine, insan için en önemli sorular çoğu zaman en fazla sorgulanması gereken sorulardır. Dogmatizm ise zihnin etrafına görünmez duvarlar örer. İnsan artık ne düşüneceğini kendisi belirlemez; düşüncenin sınırlarını önceden verilmiş bir otorite belirler. Böylece insanın entelektüel hayatı yavaş yavaş daralır. Merak yerini itaate, sorgulama yerini kabule, özgür düşünce yerini yoruma bırakır.
Sonunda trajik bir paradoks ortaya çıkar: Akıl hâlâ konuşmaktadır, fakat artık kendi adına konuşmamaktadır. Akıl, dogmanın tercümanına dönüşür. Bence insanı insan yapan şey, yalnızca kabul etmesi değildir. İnsan aynı zamanda kabul etmeme, kuşku duyma, reddetme, yeniden düşünme ve kendi hakikatini arama kapasitesidir. İnsanın onuru, zihninin hiçbir otorite tarafından tamamen işgal edilememesinde yatar.
Felsefeyi savunmak, yalnızca akademik bir disiplini savunmak değildir. Felsefeyi savunmak, insanın zihinsel özgürlüğünü savunmaktır. İnsan zihninin bütün kapılarını kapatan şey bilgisizlikten önce dogmatizmdir. Bilgisiz insan öğrenebilir; fakat kendisini zaten bütün hakikate sahip olduğuna inandırmış insan öğrenmeye ihtiyaç duymaz. Özgür düşüncenin başlangıç cümlesi belki de bu yüzden çok basittir: “Bilmiyorum.”Bu cümle bir yenilgi, eksiklik veya kusur değil, insanlığın en büyük entelektüel özgürlüğüdür. “Bilmiyorum” diyebilen insan yeniden sorabilir. Yeniden sorabilen insan düşünebilir. Düşünebilen insan ise kendisine çizilmiş sınırların ötesine geçebilir. Felsefe tam da orada başlar: İnsanın kendi zihninin kapısını içeriden açtığı yerde.