Dün işe yarayan yolun yarın da aynı sonucu vereceğine inanmak, insanın kendisine kurduğu en sessiz tuzaklardan biridir.
Kruja’da alevler yerleşim yerlerini tehdit ederken, Arnavutluk’ta yaklaşık 300 personel yangınla mücadele etti. Operasyonda 21 itfaiye aracı, üç helikopter, iki termal görüntüleme hava aracı ve Türkiye’nin Bayraktar TB2’si görev yaptı. Bazı yerleşimlerde tahliye gerçekleştirildi. Yangın kontrol altına alındığında bir depo yanmış, ancak hiçbir yerleşim sakini yaralanmamıştı.
Haberin içinde insanın zihninde kalan başka bir ayrıntı var:
Bir zamanlar savaş meydanlarının görüntüsüyle özdeşleşen bir hava aracı, bu kez alevlerin arasında kalan insanların güvenliği için yürütülen mücadelenin parçası oldu.
Aynı araç.
Değişen ihtiyaç.
Değişen kullanım alanı.
Belki de hayatın kendisini anlamak için bundan daha sade bir örneğe ihtiyaç yok.
Çünkü bir şeyin dün işe yaramış olması, yarın da aynı biçimde işe yarayacağı anlamına gelmez.
İnsan bunu bilse de kabul etmekte zorlanır.
Bir yol bizi istediğimiz yere götürür. Bir süre sonra o yolu yalnızca bir güzergâh olarak görmeyiz. Ona alışırız, güveniriz. Zamanla kendimizi onunla tarif etmeye başlarız.
“Ben böyle yaparım.”
“Bizim düzenimiz budur.”
“Yıllardır böyle ilerliyoruz.”
İlk cümlede tecrübe vardır.
Sonra alışkanlık gelir.
Bir süre sonra alışkanlık, insanın etrafında görünmez bir sınır çizmeye başlar.
Asıl kırılma da burada ortaya çıkar: İnsan, işe yarayan yöntemi korumakla kendi değerini o yönteme bağlamayı birbirine karıştırır.
Dün açılan kapı bugün açılmayabilir.
Anahtar yine cebimizdedir.
Elimizde aynı anahtar vardır.
Kapının önünde yine biz duruyoruzdur.
Anahtarı çeviririz.
Kapı açılmaz.
Bir kez daha deneriz.
Yine açılmaz.
İnsanın ilk refleksi çoğu zaman elindeki anahtara bakmak yerine kapının neden değiştiğini düşünmektir.
Oysa bazen sorun kapıda değildir.
Sorun, eski anahtarın artık o kilidin dilini konuşmamasıdır.
Hayatın birçok alanında yaşadığımız değişim bundan ibaret.
Bir yöntem uzun süre sonuç verir. Sonuçlar iyi geldikçe yönteme duyulan güven büyür. Güven büyüdükçe sorgulama azalır.
Sonra şartlar değişir.
Sonuç düşer.
İnsan bunu kendisiyle ilgili bir hüküm gibi okuyabilir:
“Artık yapamıyorum.”
Belki mesele bu değildir.
Belki yalnızca aynı şeyi aynı biçimde yapmanın zamanı geçmiştir.
Bu ayrım küçük görünür; hayatın yönünü değiştirecek kadar büyüktür.
Çünkü yöntem ile değer aynı şey değildir.
Bir yöntemin ömrü bitebilir. Bir değerin ömrü bitmek zorunda değildir.
İnsanın çalışma biçimi değişebilir; üretme kabiliyeti büyüyebilir.
Bir kurum işleyişini yenileyebilir; kuruluş amacını koruyabilir.
Bir ülke yeni araçlar kullanabilir; stratejik hedeflerini sürdürebilir.
Buradaki mesele, geçmişi terk etmek değil; geçmişin bugünü yönetmesine izin vermemektir.
Kruja’daki yangın tam da bu nedenle üzerinde düşünmeye değer.
Alevlerle mücadele, tek bir aracın yapabileceği bir iş olarak ele alınmadı. Karadaki ekiplerin yanında hava unsurları, termal görüntüleme araçları ve TB2 devreye girdi. Aynı tehlikeye farklı imkânlarla bakıldı.
Şartların çeşitlendiği yerde, imkânların da çeşitlenmesi gerekir.
İnsan hayatında da asıl kırılganlık çoğu zaman sahip olduklarımızın azlığından doğmaz.
Bir tek seçeneğe fazla güvenmekten doğar.
Tek bir beceriye.
Tek bir alışkanlığa.
Tek bir başarı biçimine.
Tek bir geçmiş deneyime.
İnsan yıllarca aynı yöntemle başarılı olabilir. Fakat bütün başarısını o yönteme borçlu olduğuna inandığı anda, yöntemin ömrü sona erdiğinde kendisini de sona ermiş sanabilir.
İşte bu, değişimin insan üzerinde kurduğu en ağır yanılsamalardan biridir.
İnsan kendi değerini kullandığı araçla karıştırmamalıdır.
Bir marangozun elindeki çekicin değişmesi, ortaya koyduğu işin değerini ortadan kaldırmaz. Bazen başka bir araç gerekir. Bazen başka bir yol. Bazen de aynı ustalık, daha önce düşünülmemiş bir yerde kendine yeni bir karşılık bulur.
Değişimin asıl sınavı burada başlar.
Çünkü insan alıştığı düzeni yalnızca rahat olduğu için sevmez.
O düzen ona bir kimlik de verir.
Nerede durduğunu bilir.
Neyi iyi yaptığını bilir.
Neye güveneceğini bilir.
Yeni bir yol ise önce belirsizlik getirir.
Bu yüzden değişim çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil, alışılmış kesinlikten vazgeçmenin ağırlığından zorlaşır.
Fakat değişimi ertelemek onu ortadan kaldırmaz.
Sadece geldiğinde hazırlıksız yakalanma ihtimalini büyütür.
Bu nedenle en kıymetli değişimler, her şey dağıldıktan sonra yapılanlar değildir.
Henüz işler yolundayken fark edilenlerdir.
İnsan yeni bir alana bakabilir.
Bilmediği bir şeyi öğrenebilir.
Yıllardır kullandığı yöntemi yeniden değerlendirebilir.
Kendi başarısına biraz dışarıdan bakabilir.
Bunların hiçbiri hayatı baştan kurmak anlamına gelmez.
Tam tersine, hayatın bir gün kendisini yeniden kurmaya zorlayacağı ihtimali karşısında hareket alanı oluşturmaktır.
Çünkü insan çöktükten sonra yaptığı değişiklik çoğu zaman bir tercihten çok zorunluluğa dönüşür.
Ayaktayken yaptığı değişiklik ise düşünülmüş bir hazırlıktır.
Aradaki fark, insanın karar veren mi yoksa şartların karar verdiği biri mi olacağını belirler.
Elbette her yeni olanın peşinden gitmek de çözüm değildir.
Dünün her şeyi yanlış değildi.
Bugünün her şeyi doğru değil.
Yeni olanın cazibesi, eski olanın tecrübesini değersizleştirmez.
Mesele yeniyi kutsamak değil.
Neyin korunacağını, neyin yenilenmesi gerektiğini ayırt edebilmek.
Geçmiş burada bir yük değil, ölçüdür.
Fakat ölçü ile yön aynı şey değildir.
Geçmiş bize nereden geldiğimizi söyler.
Gelecek ise nereye doğru yürümemiz gerektiğini.
İnsanın bütün hayatını geçmişteki başarısının üzerine kurması bu yüzden tehlikelidir. Çünkü başarı, tamamlanmış bir hikâye değildir.
Her başarı kendi şartları içinde doğar.
Şartlar değiştiğinde başarıyı meydana getiren düzen de yeniden okunmak zorundadır.
Dün doğru olanın bugün yeniden sınanması, geçmişe ihanet değil; gerçeğe sadakattir.
Kruja’da gökyüzünde görev yapan TB2’nin hikâyesi de bu açıdan yalnızca bir yangın haberinin ayrıntısı olarak kalmıyor.
Bir araç, ortaya çıktığı ilk kullanım alanının sınırları içinde kalmadı.
Değişen ihtiyaç, onun başka bir işlevini görünür hale getirdi.
Değer bazen sahip olduğumuz şeyde değil, sahip olduğumuz şeyin değişen şartlarda neye dönüşebildiğinde ortaya çıkar.
İnsan için de mesele bundan farklı değil.
Bilgimiz değişebilir.
Çalışma biçimimiz değişebilir.
Hayatın bizden beklediği şey değişebilir.
Bütün bunların ortasında kalıcı olan ise hazır bir cevap değil, yeniden öğrenebilme kabiliyetidir.
Çünkü hayatın bütün kapılarına uyan tek bir anahtar yok.
Bazı kapılar aynı anahtarla açılır.
Bazıları için yeni bir anahtar gerekir.
Bazıları ise bizi başka bir kapı aramaya mecbur eder.
Önemli olan, hangi kapının önünde olduğumuzu fark edebilmektir.
Dün işe yarayan yöntem yarın eskimiş olabilir.
Bugün güçlü görünen bir yol yarın daralabilir.
Bir zamanlar güven veren düzen, başka bir zamanda yük haline gelebilir.
İnsanın gerçek güvencesi, dünyanın aynı kalması değil; dünya değiştiğinde değerini yeniden üretebilmesidir.
Eski anahtarın kıymeti, onu sonsuza kadar kullanabilmekte değildir.
Hangi kapıyı açtığını bilmektedir.
Ve belki insanın değişen dünyadaki en büyük imtihanı da tam burada başlar: Elindeki anahtarı korumak değil, hangi kapıya doğru yürüdüğünü unutmamak.