Bugün Müslümanın önüne konulan en sinsi sorulardan biri budur. Belki açıkça sorulmuyor ama hayatın her alanında dayatılıyor: Ya Allah’ın istediği gibi bir Müslüman olacaksın ya da küresel güçlerin şekillendirdiği, zararsız, sessiz ve etkisiz bir Müslüman tipine razı olacaksın.

Bir tarafta Allah’ın Müslümanlığı var…

Hakkı haykıran, zulme karşı duran, adaleti ayakta tutan, gerektiğinde bedel ödeyen bir iman duruşu…

Diğer tarafta ise Amerika ve İsrail’in istediği Müslümanlık…

Kendi kabuğuna çekilmiş, sadece bireysel ibadetlerle yetinen, zulüm karşısında susan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen bir anlayış…

Kur’an bu ayrımı çok net yapar:

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz…” (Âl-i İmran, 110)

Bu ayet, Müslümanın pasif değil aktif bir sorumluluk taşıdığını gösterir. İyiliği emretmeyen, kötülüğe ses çıkarmayan bir toplum, bu ilahi övgünün neresindedir?

Allah’ın istediği Müslümanlık; sadece secdede değil, hayatın her alanında Allah’a teslimiyettir. Ticarette adalet, siyasette hakkaniyet, toplumda merhamet, zulüm karşısında ise dimdik bir duruş demektir. Çünkü iman, sadece kalpte saklanan bir duygu değil; hayata yön veren bir iradedir.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”

Bu ölçüye göre, zulmü görüp susan bir Müslüman, kimin istediği Müslüman tipine daha yakındır?

Bugün “ılımlı Müslümanlık” adı altında sunulan model, aslında etkisizleştirilmiş bir inanç biçimidir. Bu modelde Müslüman; mazlumun yanında değil, sessizliğin konforunda durur. Haksızlığa karşı çıkmaz, sadece izler. Tepki vermez, sadece kabullenir. Çünkü bu Müslümanlık, güç odaklarını rahatsız etmez.

Oysa Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Zalimlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur…” (Hud, 113)

Bu ayet, sadece zulmetmemeyi değil, zulme sessiz kalmamayı da emreder. Meyletmek bile yasakken, sessizlik nasıl masum olabilir?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabesi, imanlarını sadece kalplerinde yaşamadılar. Onlar, imanlarını hayatın merkezine koydular. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te; sadece savaşmadılar, aynı zamanda bir duruş sergilediler. Hak ile batılın ayrıldığı her yerde taraf oldular.

Bugün ise Müslümana tarafsızlık öğütleniyor. Oysa tarafsızlık, çoğu zaman zalimin tarafında durmaktır. Çünkü zulüm karşısında susan, zulmün devamına zemin hazırlar.

Soruyu yeniden soralım:

Allah’ın Müslümanlığı mı, Amerika ve İsrail’in Müslümanlığı mı?

Eğer Müslümanlık; adalet, cesaret, izzet ve sorumluluksa, bu Allah’ın dinidir.

Eğer Müslümanlık; suskunluk, edilgenlik ve kabullenişse, bu insan eliyle üretilmiş bir modeldir.

Unutmayalım:

Allah, hakkı ayakta tutanları sever.

Zulme sessiz kalanları değil, ona karşı duranları yüceltir.

Tercih bizim…

Ya izzetli bir imanla ayağa kalkacağız ya da başkalarının çizdiği sınırlar içinde “Müslüman” kalmaya razı olacağız.