Conkbayırı'nda kurulan o stratejik mayanın bugünkü tezahürü: Basiret, Feraset ve İstiklal Mücadelesi

Saat 04.30. Conkbayırı'nın taşlı yamaçlarında sabah sisi henüz dağılmamıştı. Gökyüzü maviye dönmeden önce, barut dumanından gri bir çarşaf gibi tepenin üzerine çökmüştü. Bir askerin avucundaki tüfeğin namlusu buz gibiydi; siperdeki toprağın kokusu, ıslak ve ağır, geniz yakıyordu. Birkaç dakika sonra verilecek karar, yalnızca bir tepenin değil, bir milletin, belki bir medeniyetin, kaderini değiştirecekti. Ve bir subayın cebindeki saat, o sabah akrebini tam o ana kilitledi; sanki zaman da, tıpkı düşman gibi, bu tepeyi ele geçirmek istiyordu. Aradan geçen bir asırda değişen yalnızca silahlar oldu; zamana ve mekâna hükmetme mecburiyeti hiç değişmedi.

Bugün aynı sorunun cevabı, yüz on bir yıl sonra, yine bu toprakların üzerinde aranıyor. Temmuz ayında Beştepe Külliyesi'nin geniş salonlarında otuz iki müttefik liderinin aile fotoğrafı çekildi; kameraların flaşı peş peşe patladı, koridorlarda düzinelerce dil birbirine karıştı. Ama bu kez sahne Brüksel'de ya da Washington'da değildi: ittifakın masası, bir asır sonra yeniden Ankara'ya geldi. Her tokalaşmanın ardında onlarca hesap, her tebessümün arkasında saklı bir pazarlık vardı elbette; fark şuydu ki bu kez ev sahibi, masanın ucunda oturan taraf değil, masayı kuran taraftı. Aynı günlerde, binlerce kilometre güneyde, Akdeniz'in tuzlu sularında bir fırkateynin metal gövdesine çarpan dalgaların sesi hiç dinmiyordu. Beştepe'nin klimalı salonlarıyla güvertenin ıslak soğukluğu arasında görünmeyen ama kopmayan bir bağ var: devlet aklı dediğimiz şey, işte tam bu ikisinin arasında nöbet tutan iradedir. Ve bu irade, Ankara'nın ev sahipliğinde yürütülen çok katmanlı diplomasiyle, sıradan bir devletler pazarlığının çok ötesine taşınıyor.

Küresel sistemin bugün geldiği nokta, aslında yalın bir gerçeği gösteriyor: Batılı müttefikler dahi bölgesel meseleleri çoğu zaman kendi kısa vadeli çıkar hesapları üzerinden okuyor, uzun vadeli istikrarı ise ikinci plana bırakabiliyor. Zaten Ankara'daki masanın altında bu gerilim bütün çıplaklığıyla duruyordu: Washington bir yandan müttefiklerinden savunma harcamalarını GSYH'nin yüzde beşine çıkarmasını isterken, öte yandan Avrupa'daki kendi askeri varlığını sessizce eksiltiyordu; ittifak birlik görüntüsünü korumaya çalışsa da masanın altındaki çatlaklar sesini duyurmaktan geri durmuyordu. Ankara'nın ittifak hukukuna gösterdiği özen ise bir zafiyet değil; izzet-i nefsiyle dik duruşun, stratejik bir zamanlama enstrümanıdır. Müttefikleri yalnızca kendi çıkarına göre hareket eden rasyonel aktörler olarak okumak ve hamleleri buna göre kurmak, bugün jeopolitiğin ilk kuralıdır. Nitekim popüler tarihin yıllarca "cep saati kırıldı, kaptan hayatta kaldı" diye romantize ettiği o an da, aslında bu gerçekliğin küçük bir kırıntısıdır: bu toprakların kendi kaderini ve zamanını başkasının takvimine bırakmayacağının bir nişanesi. O gün Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal'in başında bulunduğu Kutlu Ordu, sadece bir düşmanı değil, bu topraklara dayatılmak istenen stratejik takvimi de bozguna uğrattı; iman ile imkânın buluştuğu o sabah, kararlı bir iradenin tecellisiydi.

Ne var ki geçmişin zaferleri, savunma sanayisindeki sıçramamız bize en büyük zafiyeti, rehaveti, dayatmamalı. Sınırın hemen güneyinde, Suriye henüz yeni bir siyasi düzenin ayak izlerini arıyor; bu geçiş süreci tamamlanmadan, terör örgütlerinin sızmaya çalıştığı her çatlak, Ankara'nın güvenlik masasında bir uyarı ışığı gibi yanıp sönüyor. Başkentte bir gece yarısı, Kızılay'ın neonları sönerken, güvenlik bürokrasisinin ışıkları hâlâ yanıyordu; şehrin sakin caddeleriyle birkaç yüz kilometre güneyde hâlâ silah seslerinin duyulduğu topraklar arasındaki mesafe, haritada göründüğünden çok daha kısaydı. İran'ın vekil güçler üzerinden bölgede nüfuz alanını genişletme çabası da, güney kuşağımızda sessiz ama ısrarlı bir asimetrik risk olarak duruyor; bu, İran'ı düşman ilan etmeyi değil, kendi çıkarını dikkatle takip eden bir aktör olarak görüp ona göre hamle kurmayı gerektiriyor. Ve Mavi Vatan'ımız, o sıcak sular, yalnızca komşu donanmaların değil, küresel ticaret ve enerji hatlarının kesişimi olduğu için pek çok aktörün ilgisini çekiyor; radara yakalanmayan denizaltıların derinden giden yosunlu uğultusu, bu bölgenin ne kadar hareketli bir denklem olduğunun bir hatırlatıcısı.

Ama bu kadar çok cepheli bir denklemin ortasında bile, ülke olarak aslında bütün mümkünlerin kıyısında duruyoruz, ümitvar bir kıyıda. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan, dışarıya bakan öfkeyi biraz içeriye çevirebilmekte gizli: başkalarını değil kendimizi terbiye etmeye, başkalarına değil kendimize sabır göstermeye özen göstermek. Çünkü bir milletin dışarıdaki duruşu, çoğu zaman içeride kurduğu o sessiz disiplinin yansımasından ibarettir.

İşte tam bu olgunlukla atılabilecek adımlar var. Kuzey Suriye'deki askeri varlığımız, kalıcı bir demografik ve siyasi istikrar mimarisine tahvil edilmeli; Ankara'nın muhatabı yalnızca tek bir merkez değil, bölgenin gerçek ve rasyonel aktörleri olmalı; amaç, sınır güvenliğini ve bölge halkının hakkını koruyan bölgesel sahiplenmedir. Aynı olgunlukla İran'la ilişkilerde "rekabetçi iş birliği" modeli derinleştirilmeli: Tahran'ın bölgesel boşlukları vekil unsurlarla doldurma hamlelerine karşı istihbarat ve saha diplomasisiyle proaktif setler çekilmeli. Nitekim tam da NATO zirvesinin hemen ardından İran hattında yeni bir hareketlilik gözlenirken, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar'ın sessizce Bağdat'a gidip Irak Petrol Bakanı Basim Muhammed Hüdeyir ile Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı'nı yeniden masaya yatırması, bu olgunluğun sahadaki küçük ama anlamlı bir yansımasıydı: bölge hareketlenirken Ankara, kılcal enerji hatlarını sessizce ve sabırla örüyordu. Ve Mavi Vatan doktrini, yalnızca donanmanın gücüyle değil, kıyıdaş devletlerle yapılacak ikili hidrokarbon ve deniz yetki alanı anlaşmalarıyla hukuki ve ekonomik bir kalkana dönüştürülmeli.

Jeopolitik bazen satranç değildir; deprem gibidir: fay hattını göremezsiniz, ama kırıldığı an bütün şehir sarsılır. Devletler pusula kaybetmiş gemilere benzemez; onlar fırtınanın yönünü değiştirmeye çalışan kaptanlardır. Gaziantep'te sabah dükkânını açan bir esnafın huzuru ile Akdeniz'de devriye gezen bir fırkateyn arasında görünmeyen bir bağ vardır; bir annenin evladını uğurlarken elini son kez bırakışı ile bir devletin sınır güvenliği arasında da öyle. Güçlü dış politika yalnızca sınır demek değil; enerji maliyetinden ticaret yoluna, vatandaşın günlük huzuruna kadar uzanan geniş bir alan demektir.

10 Ağustos, geçmişe ait bir nostalji günü değil; stratejik aklın ve kararlı iradenin takvimidir. Batı dünyası kendi iç krizleriyle ve ittifak içi çatlaklarla boğuşurken, Türkiye'nin bölgesel fırtınalardan sağ salim çıkması, sahadaki askeri esnekliğini masadaki diplomatik feraretle birleştirmesine bağlı. Tarih bazen aynı soruyu farklı zamanlarda yeniden sorar. 1915'te cevap Conkbayırı'nda verildi. Bugün cevap; diplomasi masalarında, savunma sanayiinde, Suriye'de, İran sınırında ve Akdeniz'in derin sularında veriliyor. Mesele sadecegeçmişi hatırlamak değil, o devlet aklınıdan ders alabilip geleceğe geleceğe taşıyabilmektir.