Ramazan'ın son günleriydi. Resulullah (sav) itikâftaydı. Eşi Hz. Safiyye validemiz kendisini ziyaret etmiş, dönüşte Allah Resulü onu uğurluyordu. O sırada Ensar'dan iki sahabi onları uzaktan görünce yollarını hızlandırdılar.
Bunun üzerine Resûlullah (sav) onları çağırdı,
"Durun! Yanımdaki kişi Safiyye bint Huyey'dir."
buyurdu.
Sahabiler hayretle.
"Sübhanallah! Ey Allah'ın Resulü! Sizin hakkında da mı böyle düşünebiliriz?"
dediler.
Efendimiz ise şöyle buyurdu.
"Şeytan, insanın içinde kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben, onun kalplerinize bir şüphe atmasından korktum."
Bu hadise, İslam ahlakının en önemli ölçülerinden birini bize öğretmektedir.
Resûlullah (sav) "Bana hüsnüzan edin." demedi. "Ben peygamberim, benim hakkımda kötü düşünemezsiniz." de demedi. Aksine, insanların zihninde oluşabilecek en küçük bir şüpheyi bile ortadan kaldırmayı tercih etti.
Çünkü İslam, sadece hüsnüzanı emretmez, hüsnüzanı koruyacak tedbirleri almayı da emreder.
İnsanlar birbirine neden güvenmez?
Suçu hemen insanların niyetlerine yükleriz.
"Herkes kötü niyetli oldu."
"İnsanlar suizan ediyor."
"Kimse kimseye güvenmiyor."
İnsanlar gerçekten durup dururken mi suizan ediyor, yoksa güven duygusu defalarca örselendiği için mi?
Rabbimiz şöyle buyuruyor.
"Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır." (Hucurat, 12)
Resulullah (sav)
"Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır."
buyurmuştur.
Bu iki ilke, İslam'ın inşa etmek istediği güven toplumunun temelidir.
Mümin, delili olmayan bir konuda suçlamaz.
Niyet okumaz.
İhtimalleri hakikatin yerine koymaz.
Hüsnüzan, mümin ahlakının en güzel vasıflarından biridir.
Sürekli hüsnüzandan bahsediliyor.
Oysa güven vermenin, hüsnüzanın ön şartı olduğu çoğu zaman görmezden geliyoruz.
insanların güvenini boşa çıkarmanın ne kadar büyük bir vebal olduğu yeterince konuşmuyoruz.
Oysa İslam sadece hüsnüzan etmeyi emretmez.
Hüsnüzanı hak edecek bir hayat yaşamayı da emreder.
Ne yazık ki bugün bazı kavramlarımız asli anlamlarından uzaklaştırılarak adeta bir dokunulmazlık zırhına dönüştürülüyor.
Sözler tutulmuyor.
Emanet korunmuyor.
Şeffaf davranılmıyor.
Yanlış yapılıyor.
Hesap vermek yerine sessizlik tercih ediliyor.
Sonra bütün bunların ardından,
"Bana hüsnüzan etmeliydin."
Peki neden?
Neden hep başkasından hüsnüzan bekleniyor da güvenilir olmanın da bir sorumluluk olduğu unutuluyor?
Oysa güven talep edilmez.
Güven inşa edilir.
İnsanların güveni işte böyle kazanılır.
İşte o zaman insanlar, bir kimse hakkında olumsuz bir iddia duyduklarında gönül rahatlığıyla.
"Hayır, ben onu tanıyorum. Buna ihtimal vermiyorum."
diyebilirler.
İşte gerçek hüsnüzan budur.
Hüsnüzan, delilsiz iyimserlik değildir.
İnsanların güven veren hayatlarından doğan tabii bir kanaattir.
Ama güvenini defalarca tüketmiş bir insanın, artık her eleştiriyi "suizan" diye nitelemesi, bir kavramı kendi lehine kullanmaktan başka bir anlam taşımaz.
Bir mümin, güvenini kaybetmeye başladığında önce çevresini değil, kendisini sorgular.
"Nerede hata yaptım?"
"İnsanların güvenini zedeleyecek nasıl bir davranışta bulundum?" diye muhasebe yapar.
İslam ne suizanı meşrulaştırır ne de güveni istismar etmeyi.
İkisini de reddeder.
Müslüman sadece başkası hakkında güzel düşünen insan değildir.
Aynı zamanda başkalarının kendisi hakkında güzel düşünmesini hak edecek bir hayat yaşayan insandır.
Hüsnüzan emirdir, fakat güven vermek mesuliyettir. Mesuliyetini yerine getirmeyenlerin hüsnüzan talebi ise, haklı bir beklenti değil, haksız bir mazerettir.