Dünya yeniden “güçlünün hukuku” dönemine giriyor. Diplomasinin, müzakerenin ve uluslararası hukukun yerini; tehdidin, baskının ve silahın aldığı bir eşikteyiz. ABD’nin özellikle son dönemde izlediği çizgi, bize 19. yüzyılın kaba kuvvete dayalı “güç siyaseti”ni hatırlatıyor. Yani güçlü olanın, zayıf olana iradesini dayattığı o karanlık dönemi…
Bugün Venezuela’dan Grönland’a, Kanada’dan Panama’ya uzanan söylem zinciri, bu zihniyetin artık istisna değil, kural hâline getirildiğini gösteriyor. Ama asıl tehlikeli dosya İran. Çünkü bu dosya, sadece bir “baskı politikası” değil, doğrudan savaş ihtimalini içinde taşıyor.
Washington’un Tahran’dan talepleri öyle sıradan istekler değil:
Nükleer programı bitir, füze gücünden vazgeç, bölgedeki etkini sıfırla, yetmezse rejimini değiştir! Bu, açık konuşalım, bir dayatma paketidir. Yani “sen kaybedeceksin, ben kazanacağım” diyen sıfır toplamlı bir oyun. Oysa tarih bize neyi gösteriyor? Büyük krizler, tehdit ile değil; müzakere ve dengeyle çözülür. 1962 Küba Krizi bunun en net örneğidir.
“ABD askeri olarak üstün, işi bitirir” diyenlere de bir çift söz var:
Evet, ABD’nin askeri gücü İran’dan üstün olabilir. Ama mesele bu değil. Mesele şu: Böyle bir savaş kontrol edilebilir mi? Hayır. İran’ın vekil güçleri, füze kapasitesi ve bölgeyi ateşe atabilecek asimetrik imkânları, bu çatışmayı kısa sürede çok cepheli bir bölgesel yangına dönüştürür. Irak, Suriye, Lübnan, Yemen hattı zaten kırılgan. Bir de üstüne bu ateş dökülürse, ortaya çıkacak tabloyu kimse yönetemez.
Ve gelelim asıl soruya: Bu yangın Türkiye’yi yakar mı?
Açık ve net söyleyelim: İran’dan sonra bu krizden en çok zarar görecek ülke Türkiye’dir.
Neden mi?
Birincisi: Göç dalgası. İran’ın sarsılması, sınırımıza yeni ve büyük bir düzensiz göç baskısı demektir. Irak ve Suriye’de yaşadıklarımız hâlâ hafızamızda. Aynı filmi bir kez daha mı izleyeceğiz?
İkincisi: Güvenlik riski. İran’daki olası otorite boşluğu, terör ve ayrılıkçı yapıların hareket alanını genişletir. Bu da doğrudan Türkiye’nin sınır güvenliğini ve iç istikrarını tehdit eder.
Üçüncüsü: Ekonomi. Enerji fiyatları fırlar, ticaret yolları aksar, risk primi yükselir, yatırım kaçar. İncirlik ve Kürecik gibi tesislerin bile tehdit söylemine girmesi, Türkiye’yi fiilen bu krizin jeopolitik yan cephesi hâline getirir.
Dördüncüsü: Toplumsal denge. Yeni göç dalgaları, zaten zorlanan sosyal yapıyı daha da kırılgan hâle getirir. Güvenlik, ekonomi ve siyaset sarmalı daha da sertleşir.
Bütün tabloyu yan yana koyduğunuzda şunu görüyorsunuz:
Bu, Türkiye’nin uzaktan seyredeceği bir kriz değil. Bu, doğrudan millî güvenliğimizi, millî ekonomimizi ve iç istikrarımızı ilgilendiren bir mesele.
O yüzden Türkiye’nin yolu bellidir:
Savaşın değil, diplomasinin yolu.
Gerilimin değil, müzakerenin yolu.
Kaosun değil, kriz yönetiminin yolu.
Ankara, hem Washington hem Tahran nezdinde daha aktif bir diplomasi yürütmeli, bu meseleyi mümkün olduğunca çok taraflı zeminlere taşımalı ve askerî tırmanmayı durduracak her kapıyı zorlamalıdır. Aynı zamanda sınır güvenliği, göç senaryoları, enerji arzı ve ekonomik dalgalanmalara karşı da ön alıcı hazırlıklarını güçlendirmelidir.
Çünkü şunu artık net görelim:
ABD’nin İran’a vuracağı her darbe, dalga dalga gelip Türkiye’nin kapısına dayanacaktır.
Bu yüzden diplomasi bir “tercih” değil,
Türkiye için millî güvenlik meselesidir.