Son haftalarda dünya gündemini meşgul eden gelişmelere şöyle bir uzaktan bakınca, olayların birbirinden bağımsız olmadığını görmek zor değil.
ABD’nin Venezuela’da Nicolas Maduro’yu hedef alan hamleleri ve İran üzerindeki artan baskılar, ilk bakışta iki ayrı kriz gibi görünebilir. Oysa biraz dikkatle bakıldığında, bu adımların çok daha büyük bir resmin parçaları olduğu anlaşılıyor.
Bu resmin merkezinde ise tek bir soru var: ABD, Venezuela ve İran üzerinden aslında Çin’i mi sıkıştırıyor?
Washington’un Venezuela’da izlediği politika, klasik bir “rejim değişikliği” girişiminin çok ötesinde. Maduro sonrası senaryolarda asıl dikkat çeken unsur, Venezuela’nın petrol üretimi ve gelir akışları üzerinde kurulmak istenen denetim. Dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerinden birine sahip olan Venezuela, sıradan bir ülke değil; küresel enerji dengelerinin kilit taşlarından biri.
Bu noktada mesele daha netleşiyor. Çünkü Venezuela petrolünün en büyük müşterilerinden biri uzun yıllardır Çin’di. Pekin, Caracas’la kurduğu enerji ilişkisi sayesinde hem tedarik çeşitliliği sağlıyor hem de Batı merkezli enerji sistemine olan bağımlılığını azaltıyordu. ABD’nin müdahalesiyle birlikte bu ilişki ciddi biçimde sarsılmış durumda. Çinli enerji şirketleri bu durumda ciddi bir sıkıntı yaşayacak durumda görünüyor.
Benzer bir tablo İran’da da karşımıza çıkıyor.
İran’a yönelik yaptırımlar, iç karışıklıklar ve sürekli diri tutulan askeri tehdit, Tahran’ın petrol gelirlerini baskılarken Çin-İran enerji hattını da hedef alıyor. Çin için İran, sadece bir petrol tedarikçisi değil; aynı zamanda uzun vadeli enerji ve altyapı ortaklıklarının önemli bir ayağı. Bu hattın zayıflatılması, Çin’in enerji güvenliğini doğrudan etkiliyor.
Burada asıl mesele şu: ABD, Çin’in büyümesini doğrudan engelleyemediği noktada, onu besleyen damarları kesmeye mi çalışıyor?
Enerji, bu büyük rekabetin en hassas alanı. Petrol sadece basit bir yakıt olarak görmemek gerekiyor; petrol demek sanayi, teknoloji, lojistik ve askeri güç demek. Enerjiye ulaşamayan bir küresel aktörün hız kesmesi kaçınılmaz olacaktır. Washington’un Venezuela ve İran hamleleri, bu açıdan bakıldığında, enerji üzerinden kurulan ciddi bir kuşatma olarak okunması gerekiyor.
Elbette Çin bu tabloya seyirci kalmıyor. ABD’nin müdahalelerini “uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendirirken, bir yandan da alternatif enerji kaynakları, yeni ticaret güzergâhları ve farklı ödeme mekanizmaları üzerinde çalışıyor. Ancak bu geçiş sürecinin Çin açısından çok sancılı olacağı açık.
Bugün yaşananları iyi okumak gerekiyor. Tarihi iyi okuyamayan ülkeler hep kaybetmeye mahkûm olmuşlardır. ABD silahları ve askerleri ile dünyayı yavaş yavaş kuşatıyor. Bu kuşatmanın sonucunda şimdilik istediklerini alıyor gibi görünüyor. Venezuela’da yönetimi değiştirdi. Üstelik ilk etapta hemen cebine 50 milyon varil petrolü de indirdi. Bu da şimdiki değerle 3 milyar dolar.
Grönland da anlaşmaya hazırız mesajları gelmeye başladı. Yani açıkçası tehditler sonucunda ABD’nin kasası dolmaya başladı.
Bu da gösteriyor ki dünya, artık enerji kaynakları ve tedarik zincirleri savaşıyla karşı karşıya. Silahların yerini sözleşmeler, tankların yerini variller, füzelerin yerini nadir toprak elementleri aldı. Venezuela ve İran ise bu büyük mücadelenin ön saflarında yer alıyor.
Dolayısıyla ABD’nin bu iki ülkedeki hamlelerini sadece “basit krizler” olarak görmek büyük bir yanılgı olur. Burada mesele Maduro değildi ya da İran’daki molla yönetimi değil; küresel güç dengelerinin enerji üzerinden yeniden yapılanmasıdır.
Ve görünen o ki, önümüzdeki yıllarda dünya siyaseti, ideolojilerden çok enerji haritaları üzerinden şekillenecek. Çin’in yeni ve karşı hamlelerini bekleyelim. Oyun büyük. Oyunular da…