Son haftalarda, İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın, Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşimcilere (Filistin İşgalcisi katil Siyonistlere) yaptırım uygulanması ihtimaline karşı İngiltere’yi misillemeyle tehdit etmesi, diplomasi koridorlarında şaşkınlıkla karşılandı. Soru net: Kendisine 1917 Balfour Deklarasyonu ile Filistin coğrafyasının kapılarını açan, devletleşme yolundaki en büyük hamisi İngiltere’ye, İsrail bugün nasıl oluyor da bu denli cüretkâr bir tavırla meydan okuyabiliyor?
Cevap, İsrail sağının değişmeyen genetik kodlarında ve tarihin soğuk pragmatizminde saklı.
Bugün İngiltere’ye savurulan bu tehdit, sanıldığı gibi bir "eksen kayması" ya da "dostluğa ihanet" değil; tam aksine, Siyonist hareketin kuruluşundan bu yana uyguladığı metodolojinin yalın bir tezahürüdür. 1917’de İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour o tarihi deklarasyonu yayımladığında, Londra’nın derdi Yahudi milletine bir yuva sunmak değildi. İngiltere, Süveyş Kanalı’nın güvenliğini sağlayacak, Mısır’ı koruyacak ve Birinci Dünya Savaşı’nın jeopolitik dengelerinde İngiliz çıkarlarına hizmet edecek bir "tampon bölge" arayışındaydı. Siyonist liderlik de bu hamleyi İngiltere’ye duyduğu sarsılmaz bir sevgiden değil, devlet olma yolunda basamak olarak kullanacağı emperyal bir araç olarak gördü.
İki taraf arasındaki çıkar evliliği, İngiltere’nin Arapları yatıştırmak adına 1939’da Yahudi göçünü sınırlandırmasıyla anında kanlı bir savaşa dönüştü. Unutanlar için hatırlatalım: Bugün İngiltere’ye posta koyan zihniyet, 1940’larda Filistin Mandası’nı yöneten İngiliz askerlerini sırtından vuran zihniyetle birebir aynıdır. Kudüs’teki King David Oteli’ni bombalayarak 91 kişiyi katleden Irgun terör örgütünün mirasçıları, İngiliz subaylarını ağaçlara asan radikal siyonist gelenek, bugün Tel Aviv’de iktidar koltuğunda oturmaktadır.
İsrail için müttefiklik, yalnızca kendi yayılmacı ve güvenlik eksenli hedeflerine hizmet ettiği sürece makbuldür.
Bugün İngiltere, uluslararası hukuku, iki devletli çözüm parametrelerini ve kendi iç kamuoyunun baskısını gözeterek Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşimcilere sınır koymaya kalkıştığında, Tel Aviv’in gözünde anında bir "engel" haline gelmektedir. Çünkü İsrail aşırı sağı için Yahudileştirilen Batı Şeria toprakları tartışmaya açık bir diplomasi konusu değil, ideolojik bir varoluş şartıdır. Bu hedefe giden yolda Londra’nın tarihi hizmetleri de, "Balfour’un hatırası" da bir teferruattan ibarettir.
Sonuç olarak; İsrail’in İngiltere’ye savurduğu tehdit bir diplomatik nezaketsizlik değil, tarihsel bir hakikatin altının çizilmesidir:
İsrail için hiçbir emperyal güç, hiçbir konjonktürel müttefik, kendi genişlemeci doktrininden daha kutsal değildir. Dün İngiliz askerlerini vuran pragmatizm, bugün Londra’ya parmak sallamaktadır. Değişen İngiltere’nin basireti değil, İsrail’in hiç saklamadığı maskesidir.