​Kıymetli dostlarım; vatanın ne demek olduğunu iliklerimize kadar hissetmek için bazen başımızı kaldırıp karlı dağlara değil, usulca eğilip ayaklarımızın ucunda çırpınan denize bakmak gerekir. Lodosun uzaklardan taşıyıp getirdiği o genzi yakan tuz ve yosun kokusunu şöyle derin bir nefesle içinize çektiğinizde hissettiğiniz o aidiyet, hayatın en saf gerçeklerinden biridir. Çok değil, daha birkaç yıl evvel Marmara’nın o nefes kesen mavisini boğan, denizimizi can çekişen bir varlığa çeviren yapışkan müsilaj kâbusunu hiçbirimiz unutmadık.
​İşte tam da bu yüzden, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımızın geçtiğimiz günlerde Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ile imzaladığı 400 milyon avroluk o devasa iş birliği, bültenlerde okunup geçilecek sıradan bir ekonomi haberi değildir. İleri biyolojik atık su arıtma tesisleriyle dalgaların sesini yeniden gürleştirecek bu hamle, sadece bir çevre yatırımı değil; Mavi Vatan’ın "ekolojik egemenliğine" vurulmuş sarsılmaz bir devlet mührüdür. Çünkü bizler, suyu savunmanın toprağı savunmakla bir tutulduğu bir medeniyetin çocuklarıyız.
​Şimdi o serin suların başından usulca ayrılıp, her gün yüzüne baktığınız, şu an bile avuçlarınızın arasında tuttuğunuz o soğuk, pürüzsüz cam ekranlara dönelim. Denizin o organik gerçeğinden sıyrılıp; görünmez algoritmaların, sessiz ama bir o kadar da tehlikeli kodların dünyasına süzülelim. Askeri doktrinlerin kara, deniz, hava ve uzaydan sonra "beşinci harp alanı" olarak tanımladığı siber uzay, artık evimizin tam ortasından geçen, sınırlarımızın başladığı o yeni ve en tekinsiz hattın ta kendisidir.
​İşte tam bu noktada, devleti ve milleti ayakta tutan iki ana kolon kesişiyor: Ekolojik egemenlik ve bilgi egemenliği. 21. yüzyılda devletlerin gücü artık yalnızca sınırlarını koruma kabiliyetiyle değil; suyunu, verisini, bilgisini ve hakikatini koruma kapasitesiyle de ölçülüyor. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığımızın koordinasyonunda, içişleri ve adalet birimlerimizin eş güdümüyle son dönemde yürütülen kapsamlı siber operasyonları, binlerce dijital propaganda hesabının deşifre edilerek etkisiz hâle getirilmesini sıradan bir asayiş vakası gibi okuyamayız. Zira ekolojik tahribat ile siber dezenformasyon, aslında aynı kirli elin farklı parmaklarıdır. Neden mi? Çünkü her ikisinin de yegâne hedefi, bir ülkenin egemenlik kapasitesini içeriden aşındırmaktır. Biri suyumuzu, havamızı kirleterek yaşam kalitemizi ve biyolojik bağımsızlığımızı zehirler; diğeri ise yalanlarla hakikati kirleterek toplumsal muhakememizi ve kardeşliğimizi bozar. Hedef, bedeni de zihni de nefessiz bırakmaktır.
​Burada altını kalın çizgilerle çizmek isterim: Bu mesele, asla bir siyasi aidiyet meselesi değildir. Temiz suya, güvenilir bilgiye ve sağlıklı bir toplumsal iklime duyulan ihtiyaç; sağın da solun da ötesinde, her bir ferdimizin ortak, insani ve millî ihtiyacıdır. Kurşunla yıkılamayan kalelerimizin yalanla, dijital algı operasyonlarıyla yıkılmasına müsaade etmemek, hangi görüşten olursak olalım hepimizin ortak vatan nöbetidir.
​Kıymetli okurum, bizler artık dünyayı da, ülkemize yönelen tehditleri de o eski üç boyutlu kalıplarla okuyamayız. Hadiseleri zamanın ve mekânın ötesinde; bilginin, ekolojinin, uluslararası stratejinin ve dijitalin iç içe geçtiği, birden fazla eksenin kesiştiği stratejik bir perspektifle algılamak zorundayız. Çocuğumuzun ciğerine dolan havanın, dokunduğu suyun berraklığının mücadelesini nasıl veriyorsak; aynı evladımızın zihnine sosyal mecralar üzerinden atılan dijital düğümleri çözmek de bizim asli vatan borcumuzdur.
​Bir millet toprağını bir günde kaybetmez. Kayıplar, önce gözle görülmeyen yerlerde başlar. Su kirlenir, hafıza bulanır, hakikat gürültünün içinde kaybolur. Ardından toplum, kendisini ayakta tutan müşterek değerlerle arasına mesafe koymaya başlar. İşte bu yüzden suyu korumakla hakikati korumak aynı mücadelenin iki cephesidir. Suyunu, bilgisini ve vicdanını muhafaza eden milletler, vatanlarını da daima muhafaza ederler.