Her gün dünyanın sesini dinliyorum.
Savaşları, krizleri, hesaplaşmaları, ülkelerin birbirine söylediklerini, güç mücadelelerini ve insanlığın bitmeyen telaşını...
Bu yazımızda bütün bu gürültünün içinden biraz olsun sıyrılmak istiyorum. Son günlerde başımı kaldırıp baktığım gökyüzünün ve kâinatın sessizce söylediklerinin, kalbimin işittiği sesin izini sizinle paylaşmak istiyorum.

Her sabah namazından sonra kahvemi alıp balkona çıkıyorum.
Şikago’da Michigan Gölü ile aramızda iki blok olsa da, yüksek kattaki balkonumdan gölü oldukça net görebiliyorum. Balkondan cadde boyunca, gözlerim doğrudan göle, oradan da ufka uzanıyor.
Fecrin ilk vakitlerinde sanki gece, gölün üzerine koyu ve ağır bir örtü bırakmış. Sonra o koyuluk, el değmeden bir örtü gibi, yavaş yavaş gölün üzerinden çekilmeye başlıyor. Ufuk önce belli belirsiz seçiliyor; ardından göl, renkleri ve derinliğiyle yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Gece çekildikçe, az önce karanlığın içinde saklı duran o muhteşem manzara bütün güzelliğiyle gözlerimin önünde beliriyor.
Her gün aynı göle bakıyorum ama hiçbir gün aynı şeyi görmüyorum. Zira gökyüzü, her gün başka bir kaligrafiyle çizilmiş sanki...
Kimi gün bulutlar gökyüzünde ince, zarif çizgiler oluşturuyor, kimi gün renkler birbirine öyle güzel karışıyor ki, insanın gördüğünü anlatmak için kelime bulması zorlaşıyor. Bazen gökyüzü berrak ve sonsuz... bazen bulutlarla dolu. Bazen güneş ufuktan ağır ağır yükselirken gölün üzerine altın bir yol seriliyor... Bazen ufka baktığımda,gökle göl birbirine karışıyor....
Öylesine uzaklarda birleşiyorlar ki, insan nerede göğün başlayıp nerede gölün bittiğini seçemiyor. Sanki gökyüzü yeryüzüne değmiş, göl de sonsuzluğa doğru uzanmış gibi.
Ben de kahvemi elimde tutup bütün bunları sessizce seyrediyorum.
Sonra bazen kendi kendime soruyorum:
Biz insanlar, bütün bunların ortasında nasıl olup da bu kadar meşgul olabiliyoruz?
Her gün güneş doğuyor.
Her gece karanlık geliyor.
Dünya kendi düzeni içinde dönüyor.
Mevsimler değişiyor.
Ağaçlar ilkbaharda yeniden yeşeriyor, yazın bütün ihtişamıyla büyüyor, sonbaharda yapraklarını bırakıyor, kışın sessizliğine çekiliyor.
Bulutlar geliyor ve gidiyor.
Yağmur yağıyor.
Rüzgâr esiyor...
Göl kabarıyor, sakinleşiyor.
Bütün bunlar, biz fark etsek de etmesek de, hayran olsak da olmasak da aynı büyük düzen içinde devam ediyor...
Biz ise, çoğu zaman bunların tam ortasında başımızı eğmiş, küçücük bir ekranın içine bakıyoruz.
Bir bildirim geliyor.
Bir mesaj...
Bir haber...
Bir video...
Bir yorum...
Bir başkasının hayatından birkaç saniyelik görüntü...
Derken kendi hayatımızdan koskoca bir gün geçip gidiyor.
Belki de çağımızın en büyük kayıplarından biri zamanı kaybetmek değil.
Fark etmeyi kaybetmek.
Başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmayı unutmak.
Güneşin doğuşunu sıradanlaştırmak.
Gece ile gündüzün her gün yeniden birbirini takip etmesindeki ihtişamı görememek.
Mevsimlerin değişmesini sadece takvim yapraklarının değişmesi sanmak.
Yağmur yağdığında onun toprağa ne söylediğini değil, yağmur yüzünden planlarımızın bozulmasını düşünmek.
Rüzgâr estiğinde yüzümüze dokunuşunu hissetmek yerine, saçımızı dağıtmasına kızmak.
Oysa belki de hayat, bizim “sıradan” dediğimiz şeylerin içinde bütün ihtişamıyla akıp gidiyor.
Biz sadece bakmıyoruz.
Bir sabah bütün bunları seyrederken gözüm gökyüzünden göle, gölden kendi içime döndü ve kendime şu soruyu sordum:
Ben kimim?
Bu gökyüzünü görebilen gözler nasıl oldu?
Ufukta kaybolan renkleri fark eden şu bilinç nereden geldi?
Kâinatın bütün bu düzenini seyredip onun hakkında düşünebilen bir varlık olarak ben, kendim nasıl var oldum?
Belki de insanın kendi yaratılışını düşünmesi için önce biraz susması gerekiyor. Zira sürekli konuşan bir dünyanın içinde insan, kendi varlığının sesini duyamıyor.
Oysa biraz durduğumuzda...
Biraz sustuğumuzda...
Telefonu elimizden bıraktığımızda...
Başımızı kaldırdığımızda...
Gökyüzü bize yeniden bir şeyler anlatmaya başlıyor.
Belki güneş yalnızca doğmuyor.
Bize zamanın geçtiğini hatırlatıyor.
Gece yalnızca gelmiyor.
Bize her şeyin kendi düzeni içinde sürdüğünü gösteriyor.
Mevsimler yalnızca değişmiyor.
Bize değişmenin ve dönüşmenin hayatın tabiatında olduğunu söylüyor ve insan, bütün bunları seyrederken bir noktada kendi varlığını da düşünmeye başlıyor.
Ben de o anlarda kendimi kâinatın karşısında hem çok küçük hem de çok bahtiyar hissediyorum.
Çok küçüğüm.
Zira önümde duran şey, aklımın kuşatamayacağı kadar büyük.
Ama aynı zamanda çok bahtiyarım.
Çünkü bu muazzam düzeni yalnızca seyretmiyor; onun karşısında hayrete düşebiliyor, anlam arayabiliyor ve bütün bunların ardındaki kudreti hissedebiliyorum.
İşte o zaman içimde tarif edilmesi zor bir duygu oluşuyor.
Huzur mu?
Evet.
Şükür mü?
Evet.
Hayranlık mı?
Kesinlikle.
Huşû mu?
Belki.
Ama sanki bunların hiçbiri tek başına yeterli değil.
Hepsi bir araya geliyor ve insanın içinde kelimelere sığmayan bir hâle dönüşüyor.
Gölü seyrederken, gökyüzünü okurken, güneşin doğuşuna şahit olurken içimden sessiz bir minnet yükseliyor.
Sanki bütün varlığım aynı şeyi söylüyor:
Bütün bunları yapan ve sevk eden bir Kudret var ve ben, o Kudret'in eserlerinin arasında yaşıyorum.
Belki de huzurun bir kısmı buradan geliyor.
İnsan, kendisini hayatın merkezine koymayı bıraktığında...
Her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını fark ettiğinde...
Kâinatın kendi başına ne kadar büyük bir düzen içinde aktığını gördüğünde...
İçinde garip bir teslimiyet doğuyor ve teslimiyetin içinde huzur var.
Her sabah balkonda kahvemi içerken artık yalnızca gölü seyretmiyorum.
Kendimi de seyrediyorum.
Nereden geldiğimi, nereye gittiğimi, bana verilen zamanın ne kadar kısa olduğunu, önümde açılan her yeni günün aslında geri verilmeyecek bir nimet olduğunu düşünüyorum.
Belki hepimizin zaman zaman yapması gereken şey budur.
Hayatın hızından biraz uzaklaşmak.
Telefonu bir kenara bırakmak.
Sosyal medyanın bitmeyen gürültüsünden çıkmak ve başımızı kaldırmak.
Gökyüzüne bakmak.
Bir sabah güneşin doğuşunu gerçekten seyretmek.
Bir ağacın mevsimlerle nasıl değiştiğini fark etmek.
Gece olduğunda karanlığın gelişini izlemek ve sonra, bütün bunların ortasında kendimize sormak:
Ben bütün bunların neresindeyim?
Belki o sorunun cevabını hemen bulamayacağız.
Ama belki soruyu sormak bile bizi değiştirmeye başlayacak.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey yeni bir şey görmek değil; her gün gördüğü şeye yeniden bakabilmektir.
Ben her sabah balkona çıktığımda Michigan Gölü'ne bakıyorum.
Gece çekiliyor.
Göl ortaya çıkıyor.
Gökyüzü yeni bir kaligrafiyle çiziliyor...
Güneş yükseliyor.
Dünya dönmeye devam ediyor ve ben bütün bunların karşısında kahvemi yudumlarken, içimde aynı duygu yeniden doğuyor:
Hayret...
Huzur...
Şükür...
Derin ve sessiz bir minnet.
Belki de her sabah bize verilen en büyük nimet, yeni bir gün değildir.
Yeni bir günün içindeki sonsuz güzelliği fark edebilecek bir kalbin hâlâ bizde olmasıdır.